Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yayımladığı son veriler, Türkiye’de intihar kaynaklı ölümler ile kaba intihar hızında dikkat çeken bir artış yaşandığını ortaya koydu. Uzmanlar, artışın yalnızca bireysel değil, toplumsal boyutlarıyla ele alınması gerektiğine dikkat çekiyor.
TÜİK verilerine göre Türkiye’de 2020 yılında 3 bin 710 olan intihar sayısı, 2021’de 4 bin 194’e yükseldi. 2022 yılında 4 bin 218 olarak kaydedilen sayı, 2023’te 4 bin 89’a gerilese de 2024 yılında yeniden artış göstererek 4 bin 460’a ulaştı. Aynı dönemde kaba intihar hızında da yükseliş görüldü. Her yüz bin kişiye düşen intihar sayısını ifade eden kaba intihar hızı; 2020’de 4.45, 2021’de 4.98, 2022’de 4.96 ve 2023’te 4.79 olarak kaydedilirken, 2024 yılında 5.22’ye çıktı. Türkiye'de intihar edenlerin yüzde 13.7'si 25-29, yüzde 13.1'i 20-24, yüzde 12.4’ü 30-34, yüzde 8.9’u ise 15-19 yaş aralığındaydı. Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) verilerine göre her yıl dünya çapında 720 binden fazla insan, intihar sonucu hayatını kaybediyor.
‘TOPLUMSAL BİR MESELEYLE KARŞI KARŞIYAYIZ’
Son dönemde toplumda intihar vakalarındaki artışın dikkat çektiğini belirten Uzman Sosyolog Funda Alpaslan Talay, “Bugün içinde yaşadığımız çağda insanlar yalnızca ekonomik anlamda değil, duygusal ve psikolojik olarak da ciddi bir baskı altında yaşamlarını sürdürüyor. Özellikle sosyal medya ve dijital yaşamın etkisiyle bireylere sürekli olarak başarı, mutluluk, kusursuz hayat ve güçlü görünme mesajları veriliyor. Ancak bu vitrinin arka planında insanların yaşadığı kaygılar, yalnızlık hissi, tükenmişlik ve çaresizlik çoğu zaman görünmez hâle geliyor. İnsanlar kendi hayatlarını başkalarının idealize edilmiş yaşamlarıyla kıyasladıkça kendilerini daha yetersiz, daha başarısız ve daha yalnız hissedebiliyor. Bu durum zamanla bireylerin ruhsal yükünü artırabiliyor ve kişinin kendisini toplumdan kopmuş hissetmesine neden olabiliyor. Toplumsal dayanışma ağlarının zayıflaması da önemli bir etken. Bireyselleşmenin artmasıyla insanlar zor dönemlerde destek alabilecekleri alanlar daraldı” dedi.

‘MEDYANIN DİLİ SON DERECE KRİTİK’
İntihar haberlerinin sunuluş biçiminin de toplum üzerindeki etkisine dikkat çeken Talay, özellikle dramatize edilen ve sürekli tekrar edilen içeriklerin olumsuz sonuçlar doğurabileceğini söyledi. Talay, “Sosyolojide ve sosyal psikolojide bu durum uzun yıllardır ‘taklit etkisi’ olarak tartışılıyor. Özellikle intihar olaylarının detaylı şekilde verilmesi, dramatik başlıklarla sunulması ya da sürekli görünür hâle getirilmesi, psikolojik açıdan kırılgan durumda olan bireyler üzerinde olumsuz bir etki oluşturabiliyor. Bir olayın tekrar tekrar gündeme taşınması, bazı bireylerde bu davranışın normalleştiği ya da bir çıkış yolu olduğu algısını yaratabiliyor. Bu nedenle medyanın kullandığı dil son derece önemli. Haberlerin sansasyonel bir içerik hâline getirilmeden, toplumsal sorumluluk bilinciyle hazırlanması gerekiyor. Burada asıl önemli olan nokta, olayın ayrıntılarından çok insanların neden bu noktaya geldiğini konuşabilmek ve çözüm yollarını görünür kılabilmektir” diye konuştu.
‘ÇÖZÜM TOPLUMSAL DESTEK MEKANİZMALARINDA’
İntiharın yalnızca bireysel bir tercih olarak değerlendirilemeyeceğini belirten Talay, “İntihar meselesine yalnızca bireyin yaşadığı kişisel sorunlar üzerinden bakmak yeterli olmaz. Çünkü birey, toplumdan bağımsız bir yapı değildir. Ekonomik koşullar, işsizlik, sosyal güvencesizlik, yalnızlaşma, aile içi iletişim sorunları ve ruh sağlığı hizmetlerine erişimde yaşanan problemler de bu sürecin önemli parçalarıdır. Bu nedenle çözümün yalnızca bireyin omuzlarına bırakılması doğru değildir. Ruh sağlığı hizmetlerine erişimin kolaylaştırılması, sosyal destek mekanizmalarının güçlendirilmesi, insanların kendilerini ifade edebilecekleri güvenli alanların oluşturulması ve toplumsal dayanışma kültürünün yeniden güçlendirilmesi gerekiyor. Her insanın hikayesi görülmeye, duyulmaya ve anlaşılmaya değerdir. Bu meseleye yargılayıcı bir bakış açısıyla değil, daha fazla anlayış, empati ve toplumsal sorumluluk bilinciyle yaklaşılması büyük önem taşıyor” ifadelerini kullandı.





