Bir sorunun yanıtını öğrenmek, uzun bir metni özetlemek ya da birkaç saniye içinde görsel oluşturmak... Yapay zekâ sayesinde bütün bunlar artık gündelik hayatımızın sıradan bir parçası hâline geldi. Teknolojinin sunduğu kolaylıklar her geçen gün artarken pek azımız ekrana yazdığımız bir sorunun ardında nasıl bir sistemin çalıştığını düşünüyoruz.

Oysa dijital dünyanın da fiziksel bir karşılığı var. Yapay zekâ uygulamalarını çalıştıran binlerce sunucu, bu sunucuların bulunduğu veri merkezleri, onları besleyen elektrik şebekeleri ve aşırı ısınmalarını önleyen soğutma sistemleri...

Kısacası birkaç saniyede aldığımız yanıtın ardında, çoğu zaman fark etmediğimiz bir enerji ve kaynak tüketimi bulunuyor.

DİJİTAL DÜNYANIN ENERJİ İHTİYACI

Uluslararası Enerji Ajansı'nın (IEA) verileri, teknolojik dönüşümün enerji üzerindeki etkisini açıkça ortaya koyuyor. Kurumun 2026 yılında güncellediği öngörülere göre dünya genelindeki veri merkezlerinin elektrik tüketimi 2025 yılında yaklaşık 485 teravatsaat düzeyindeydi. Bu miktarın 2030 yılında yaklaşık 950 teravatsaate ulaşması bekleniyor.

Başka bir ifadeyle veri merkezlerinin elektrik ihtiyacının yalnızca beş yıl içinde neredeyse iki katına çıkabileceği öngörülüyor.

Elbette bu tüketimin tamamını yapay zekâya bağlamak doğru değil. Veri merkezleri internet hizmetlerinden bulut depolamaya kadar pek çok dijital faaliyetin altyapısını oluşturuyor. Ancak yapay zekânın yaygınlaşması, özellikle yüksek işlem gücü gerektiren sistemler nedeniyle bu talebi artıran önemli etkenlerden biri.

Üstelik mesele yalnızca ne kadar elektrik tüketildiği değil, o elektriğin hangi kaynaklardan üretildiği. Fosil yakıtlara dayalı enerji üretiminin çevresel etkileri düşünüldüğünde, dijital teknolojilerin büyümesi iklim politikaları açısından da yeni sorular doğuruyor.

PEKİ YA SU?

Yapay zekânın çevresel etkileri konuşulurken enerji tüketimi sıklıkla gündeme geliyor. Ancak üzerinde daha az durulan bir başka konu var: Su.

Veri merkezlerinde bulunan güçlü işlemciler çalışırken yüksek miktarda ısı açığa çıkarıyor. Bu ısının kontrol altında tutulması için farklı soğutma teknolojileri kullanılıyor. Bazı sistemlerde suyun buharlaşmasından yararlanılırken bazı sistemler kapalı devre soğutma yöntemlerine dayanıyor.

Dolayısıyla her veri merkezinin su tüketimi aynı değil. Tüketim miktarı kullanılan teknolojiye, tesisin bulunduğu bölgenin iklimine ve elektrik üretim yöntemlerine göre değişebiliyor.

Ancak değişmeyen bir gerçek var: Dijital hizmetlerin çevresel etkisi yalnızca kullandığımız cihazların elektrik tüketiminden ibaret değil.

Dünyanın pek çok bölgesinde kuraklık, azalan yağışlar ve su kaynaklarının sürdürülebilirliği tartışılırken teknolojik altyapıların su ihtiyacının da hesaba katılması gerekiyor.

Bu noktada Antalya gibi yaz aylarında sıcaklıkların yükseldiği, tarımın ve turizmin su kaynakları üzerinde önemli talep oluşturduğu kentleri düşünmek gerekiyor.

Biz bir yandan suyun tasarruflu kullanılmasını, doğal kaynakların korunmasını ve kuraklığa karşı önlem alınmasını konuşurken diğer yandan dünya genelinde büyüyen dijital altyapının kaynak ihtiyacını ne kadar sorguluyoruz?

TEKNOLOJİ İLERLERKEN DOĞA GERİDE Mİ KALIYOR?

Aslında burada göz ardı edilmemesi gereken bir başka gerçek daha var. Yapay zekâ yalnızca kaynak tüketen bir teknoloji değil. Enerji sistemlerinin daha verimli yönetilmesi, bilimsel araştırmaların hızlandırılması ve çevresel değişimlerin izlenmesi gibi alanlarda önemli imkânlar da sunuyor.

Bu nedenle çözüm, teknolojik ilerlemeye karşı çıkmak olamaz.

Asıl mesele, ilerlemenin hangi koşullarda gerçekleştiği.

Nitekim teknoloji şirketleri de veri merkezlerinin çevresel etkilerini azaltmak amacıyla yeni soğutma sistemleri, yenilenebilir enerji yatırımları ve suyun yeniden kullanımına yönelik yöntemler geliştiriyor. Ancak bu çalışmaların yaygınlaşması kadar sonuçlarının şeffaf biçimde açıklanması da önem taşıyor.

Çünkü bir teknolojinin ne kadar hızlı ve başarılı olduğu kadar, hangi kaynakları ne ölçüde tükettiğini bilmek de toplumun hakkı.

Belki de artık teknolojik gelişmeyi değerlendirirken yalnızca işlem hızını, üretkenliği ve ekonomik getiriyi değil, çevresel sürdürülebilirliği de başarı ölçütleri arasına koymalıyız.

Yapay zekânın insanlığa sunduğu imkânları görmezden gelemeyiz. Fakat bu imkânlardan yararlanırken doğaya karşı sorumluluğumuzu da unutamayız.

Sonuçta insanlığın geleceğini şekillendiren teknoloji, üzerinde yaşadığımız dünyanın kaynaklarından bağımsız değil.

Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şu: Yapay zekâya her şeyi sorabiliyoruz, peki onun doğaya neye mal olduğunu yeterince soruyor muyuz?