* * *
İmparator Hadrianus onuruna yapılan Hadrianus Kapısı'ndan bu en eski şehre girerken, dönüp arkama bakmıyorum bile. Neden bilmiyorum. Ama bir gerçek var ki; sahiden bu girişe hayranım. Da 'Üç Kapılar' ismini hiç yakıştıramıyorum bu muhteşem kapıya. Özdeşleşmiyor o görkemli ve tarihi giriş ile. Neyse Hadrianus Kapısı'ndan salına salına girdim. Bayılıyorum o labirent misali daracık ve nereye gittiğimi kestiremediğim sokaklarında köşe kapmaca oynamaya. Bana ne ayaklarım beni nereye götürürse oraya sapıyorum.
* * *
Kaleiçi'ne bahar gelmiş, sokaklar mis gibi portakal çiçeği kokuyor. Çiçek böcek Kaleiçi doyumsuz. Cıvıl cıvıl insan kaynıyor yerlisi yabancısı, özellikle de İranlı misafirlerimiz gruplar halinde alış verişteler. Nevruz tatilinin konukları. İleride bir Japon grup, onların amacı belli. Kaleiçi'nin tarihini belgelemek, flaşlar patlıyor, ahşap binaların görüntüleri objektiflere hapsoluyor. Bakıyorum da bu en eski şehir, yürüdükçe insanları tarihe çağıran bu eski şehir insanlara nasıl da farklı ve yeni güzellikler sunuyor.
* * *
Kaleiçi bu kez sanki gözüme bir başka görünüyor. Bir kere sokakları çok temiz, esnaf desen turistin yakasından paçasından sarılmıyor. Özellikle de Antalya'ya özgü tatları pazarlayan esnaf, gelen geçene sattığı üründen ikram ediyor, ama ısrarcı değil. Yani görünen o ki, Kaleiçi esnafı işi çözüyor. Halı, kilim mağazalarının hanutçuları da ortalarda yok. Kısacası insanı rahatsız eden gürültü kirliliği yok. Esnafın yüzü gülüyor.
* * *
Ve Kaleiçi'nin tarihi gözdesi Yat Limanı. Akşamın kızıllığı çökmüş üzerine, gün geceye kavuşmaya hazırlanıyor, yakamoz vurmuş Akdeniz'in lacivert sularına. Ufuk kızıla kesmiş, moru, pembesi sarmaş dolaş. Ehh bir akşam kahvesinin vakti zamanıdır. Şöyle köpüklü, kallavi tarafından Türk kahvesi...