Kadın meselesi bireysel hikâyelerden ibaret bir konu sayılmaz. Karşımızda toplumsal yapının, iktidar ilişkilerinin ve kültürel normların ürettiği köklü bir eşitsizlik düzeni var. Sosyoloji bize uzun zamandır bunu anlatıyor.

Toplumsal düzen, emeğin kim tarafından üretileceğini, kimin görünür olacağını, kimin sözünün değerli sayılacağını belirleyen ilişkiler üzerinden kurulur. Karl Marx emeğin sömürüsüne dikkat çekerken, feminist düşünürler bu çerçeveyi genişletti ve kadın emeğinin tarih boyunca nasıl görünmez kılındığını ortaya koydu. Ev içinde yapılan bakım emeği, çocuk yetiştirme, yaşlı bakımı, duygusal emek… Toplumun ayakta kalmasını sağlayan bu emek biçimleri çoğu zaman ekonomik değer olarak kabul görmez, istatistiklere girmez, kamusal takdir görmez. Oysa bu görünmez emek olmasa ne ekonomi işler ne toplum ayakta kalır.

Sosyolojinin bir başka önemli kavramı olan toplumsal cinsiyet bize şunu gösterir: Kadın olmak biyolojik bir kategori olmaktan çok daha fazlasıdır, toplumsal olarak kurulan bir konumdur. Simone de Beauvoir yıllar önce “Kadın doğulmaz, kadın olunur” derken tam da bunu anlatıyordu. Toplum, kadınlara belirli roller yükler; bakım veren, fedakâr olan, geri planda kalan… Erkeklere ise güç, söz ve kontrol atfeder. Bu kültürel kodlar zamanla kurumsallaşır, gündelik hayatın parçası hâline gelir.

Bugün Türkiye’de kadınlar eğitimde, çalışma hayatında ve kamusal alanda büyük bir emekle varlık gösteriyor. Üniversitelerde okuyor, üretim yapıyor, kamu hizmeti yürütüyor, bilimde, sanatta, siyasette yer alıyor. Buna rağmen kadın emeği hâlâ eşitsiz koşullarla karşılaşıyor. Kadınlar aynı işi yaptıkları hâlde daha düşük ücret alabiliyor, karar alma mekanizmalarında daha az temsil ediliyor, bakım yükünün büyük kısmını taşımaya devam ediyor.

Ve tüm bunların yanında çok daha ağır bir gerçeklik var; erkek şiddeti.
Türkiye’de her yıl yüzlerce kadın erkekler tarafından öldürülüyor. Daha fazlası fiziksel, psikolojik ve ekonomik şiddete maruz kalıyor. Bu cinayetleri bireysel öfke patlaması olarak açıklamak sosyolojik açıdan mümkün sayılmaz. Kadın cinayetleri, erkek egemen güç ilişkilerinin, cezasızlık kültürünün ve kadınların yaşamı üzerinde kurulan kontrolün en uç noktasıdır.

Şiddet, yalnızca bireysel bir davranış değildir, toplumsal bir yapının içinden çıkar. Kadınların hayatlarını denetim altında tutmayı normal gören bir kültür, bu şiddetin zeminini üretir. Kadınların boşanma kararı aldığı için öldürüldüğü, kendi hayatına dair karar vermek istediği için hedef hâline getirildiği bir düzende karşımızda büyük bir toplumsal sorun var.

Feminist sosyoloji bize önemli bir şey öğretir; Kadınların deneyimleri bilgi üretiminin merkezinde yer almalıdır. Dorothy Smith’in işaret ettiği gibi gündelik hayatın içinden yükselen kadın anlatıları, toplumsal yapının nasıl işlediğini anlamak için güçlü bir kaynaktır. Kadınların yaşadıkları, direniş biçimleri, dayanışma ağları toplumsal gerçekliği görünür kılar.

Cumhuriyetin açtığı yolda büyüyen bir kadın olarak biliyorum ki eşitlik kendiliğinden ortaya çıkmaz. Haklar mücadeleyle kazanılır, dayanışmayla korunur. Cumhuriyet, kadınlara kamusal alanın kapısını açtı; eğitim hakkı, seçme ve seçilme hakkı, toplumsal hayata katılma imkânı sundu. Bugün bu kazanımları korumak ve ileriye taşımak hepimizin sorumluluğudur.

8 Mart bu yüzden bir kutlama günü olarak görülmez. 8 Mart emeği görünmez kılınan kadınları, erkek şiddeti sonucu hayatını kaybeden kadınları ve eşitlik için mücadele eden kadınları hatırlama günüdür. Aynı zamanda dayanışmanın ve hak arayışının günüdür.

Kadınların korkusuzca yaşayabildiği, özgürce sokakta yürüyebildiği, emeğinin değer gördüğü bir toplum mümkündür. Bunun yolu kadınların sesinin daha güçlü duyulmasından, şiddete karşı sıfır tolerans gösterilmesinden ve toplumsal eşitliğin kararlılıkla savunulmasından geçer.

8 Mart kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesini hatırladığımız, yaşam hakkını savunan tüm kadınları saygıyla andığımız bir gündür. Dayanışmayı büyütmek, eşitliği savunmak ve kadınların yaşam hakkını korumak için sesimizi yükseltmeye devam edeceğiz. Çünkü kadınların özgür, eşit ve güven içinde yaşayabildiği bir toplum; daha adil, daha demokratik ve insan onuruna yakışır bir geleceğin en güçlü teminatıdır.

Kadınların hayatını savunmak, aslında insanlığın geleceğini savunmaktır. Kadınların eşit ve özgür yaşadığı bir ülke, Cumhuriyetin en güçlü ifadesidir.