Aynı şehirde yaşıyoruz. Aynı kaldırımlara basıyor, aynı havayı soluyor, aynı gün batımını izliyoruz. Ama aynı hayatı yaşamıyoruz. Bir sokakta kahve sırasına girenler var. Bir sokak ötede o kahvenin fiyatını hesaplayarak yürüyenler... Aynı şehirde biri zaman geçirmek için dışarı çıkıyor, diğeri zamanı geçirmek zorunda kaldığı için.

Şehir dediğimiz şey yalnızca binalardan, yollardan ve meydanlardan oluşmuyor. Şehir, aynı coğrafyada yan yana duran ama birbirine değmeyen hayatların toplamıdır. Görmeden yaşamak mümkün. Hatta çoğu zaman tercih edilen de bu. Çünkü görmek, sorumluluk doğurur.

Bugün şehirlerde en görünmez olan şey yoksulluk değil, eşitsizliğin kendisi. O kadar iç içe geçmiş durumda ki fark etmek için durmak gerekiyor. Oysa kimse durmuyor. Herkesin bir acelesi var.

Sabah erken saatlerde başlayan koşuşturma, akşamın yorgunluğuna bağlanıyor. Bir yerlere yetişiyoruz, bir şeyleri tamamlıyoruz, bir şeyleri kaçırmaktan korkuyoruz. Ama çoğu zaman nereye gittiğimizi bilmiyoruz. Hız artık bir araç değil, bir yaşam biçimi.

Beklemek zor geliyor. Düşünmek için zaman ayırmak lüks sayılıyor. Birinin hikâyesini dinlemek, bir durumu anlamaya çalışmak, bir eşitsizliği fark etmek… Bunların hepsi zaman istiyor. Zamanı olan az. O yüzden aynı şehirde, farklı hızlarda yaşayan insanlar var.

Birinin hayatı yetişme telaşıyla geçiyor. Diğerinin hayatı zaten bir yere yetişememekle. Birinin acelesi konforunu kaybetmemek için. Diğerinin acelesi hayata tutunabilmek için. Bu yüzden şehirde herkes hızlı ama herkes aynı yere gitmiyor.

Belki de en kritik mesele şu; hızlandıkça birbirimizden uzaklaşıyoruz. Çünkü hız, mesafeyi sadece mekânsal olarak azaltır, insani mesafeyi ise büyütür. Aynı şehirde yaşayıp birbirini görmeyen insanlar, aynı kaderi paylaşmaz. Ama aynı sistemin içinde yorulur.

Belki de biraz yavaşlamak gerekiyor. Sadece dinlenmek için değil, görmek için. Çünkü şehirde asıl mesele, yoksullukla zenginlik arasındaki fark kadar, o farkın fark edilmemesi. Eşitsizliklerin varlığı kadar, görünmezleşmesi. Görülmeyen her sorun zamanla normalleşir. Normalleşen her eşitsizlik kalıcı hale gelir.

Birbirine değmeyen hayatlar, zamanla birbirini anlamayı bırakır. Anlamanın olmadığı yerde ortak bir şehir duygusu kurulamaz. Ve bir şehir, içinde yaşayanlar birbirini görmediği sürece büyümez. Sadece kalabalıklaşır.

Belki de artık kendimize şu soruyu sorma zamanı: Bu hızla nereye gidiyoruz, kimin yanından geçiyoruz ve kimleri hiç görmeden yaşıyoruz? Çünkü bir gün hepimiz aynı şehirde, aynı anda durduğumuzda anlayacağız ki asıl kaybettiğimiz zaman değil, birbirimiz.

Şehirler, yollarla binalarla ya da projelerle büyümez. Şehirler, içinde yaşayanların birbirini ne kadar görebildiğiyle büyür. Görmek tek başına yetmez. Ama görmeden yaşamak, her şeyi olduğu gibi bırakır. Asıl mesele, gördüğümüzle ne yaptığımızdır.