Kurumlara sosyolojik bir perspektiften bakıldığında, onları ayakta tutan şeyin yalnızca kurallar, ünvanlar ya da hiyerarşik şemalar olmadığı görülür. Kurumlar, esas olarak içinde çalışan insanların emekleri, kurdukları ilişkiler ve birbirleriyle temas etme biçimleriyle var olur. Çalışma hayatı, sadece iş tanımlarından ibaret değildir; aynı zamanda adaletin hissedildiği, değerin tanındığı ve emeğin karşılık bulduğu bir toplumsal alandır. Bu alan sağlıklı işlediğinde kurumlar güçlenir, bozulduğunda ise en sağlam yapılar bile çatlamaya başlar.

Hayatın anlamı, ne yaptığımızdan çok nasıl yaptığımızla ilgilidir. İnsan yaptığı işi severek yaptığında o iş bir zorunluktan çıkar, yaşamın doğal bir parçasına dönüşür. Zaman ağırlaşmaz, emek yük olmaz. Yorgunluk tükenmeye değil, üretmeye eşlik eder. Sabahları yataktan kalkarken hissedilen o küçük heves, insanın yaptığı işle kurduğu bağı gösterir. Sevilen bir iş, insanı tüketmez, ayakta tutar.

Bir işi sevmek, tek başına o işi yapmak değildir. Çalıştığın ortamı, birlikte ürettiğin insanları, kurulan dili ve ilişkiyi sevebilmektir. Güvenli bir çalışma alanı, insanın kendini saklamak zorunda kalmadığı, kendisi olabildiği yerdir. Baskının, değersizleştirmenin ve susturulmanın olmadığı bir ortamda emek karşılığını bulur. Mobbingin olmadığı yerde verim kendiliğinden artar; yaratıcılık ortaya çıkar, insanlar birbirine temas edebilir.

Bugünün dünyasında emek çoğu zaman hızla tüketilen bir şeye indirgeniyor. İnsanlar sayı, performans ve çıktı üzerinden tanımlanıyor. Sevgiyle yapılan iş bu anlayışa açık bir karşı duruştur. Özen, aceleye dirençtir. Saygı, korkunun yerini alır. Dayanışma, rekabetin önüne geçer. İnsan, emeğiyle birlikte kendisini de ortaya koyabildiğinde üretim anlam kazanır.

Ancak emeğin değersizleştirildiği, kötü davranışın normalleştirildiği, mobbing yapanların korunduğu, liyakatsizliğin desteklendiği ortamlarda kimse durmak istemez. Bu tür çalışma alanlarında aidiyet duygusu zamanla aşınır. İnsan yaptığı işle bağ kuramaz, kurumla arasına mesafe koyar. Emek karşılığını görmediğinde geri çekilir; nitelikli insanların işiyle ve kurumuyla kurduğu bağ yavaş yavaş çözülür. Bu durum bir tür emek göçünü beraberinde getirir. Geriye kalan ise çoğu zaman üretkenlik değil, tükenmişliktir. Kurumsal çürüme dediğimiz süreç tam da böyle başlar; adalet duygusunun zayıfladığı, emeğin korunmadığı yapılarda çöküş yavaş ama kaçınılmazdır.

Severek çalışmak bir ayrıcalık değil; olması gerekendir, bir haktır. Kimsenin korkuyla baskıyla sindirilerek çalışmak zorunda olmadığı bir düzen mümkündür. İnsan tehdit altında değil, değer gördüğünde üretir. Sürekli tetikte duran bir zihin gelişemez. Güvende hisseden bir insan, işine katkı sunar. Sağlıklı bir çalışma hayatı, hem bireyi hem de birlikte kurulan yapının tamamını güçlendirir.

İşini seven insan yaptığı işe iz bırakır. Kimi zaman küçük bir ayrıntıyla, kimi zaman bir sorunu çözerken, kimi zaman da duruşuyla… Gösterişe gerek yoktur, büyük laflara da. Saygı varsa iş anlam kazanır. Yapılan işin içine saygı girdiğinde hem iş değişir hem insan. Çünkü kimse sevmediği yerde kök salmaz. İnsan sevdiği yerde kalır, değer gördüğü yerde üretir.

Sevgiyle yapılan işlerin yorgunluğu yoktur. Onların sonunda tükenmişlik değil, tatmin vardır. İnsan kendini harcamadan, tüketmeden çalışabildiğinde yaşam da anlam kazanır. Dünya, işini seven, baskı görmeden çalışan, birlikte üretebilen ve yaptığı işi sahiplenen insanların omuzlarında; bu emeğin gücüyle biraz daha yaşanır bir yer olur.

Çalışma hayatına dair yapılan pek çok analiz, kurumların yalnızca kurallar ve hiyerarşilerle değil, gündelik ilişkilerle ayakta kaldığını gösterir. Kurumları güçlü ya da zayıf kılan şey, yazılı prosedürlerden çok, emekle kurulan bağdır. Adalet duygusunun korunduğu, emeğin tanındığı, insanın yok sayılmadığı yapılar ayakta kalır; diğerleri ise zamanla içten içe çözülür. Aidiyet kaybolduğunda kurumlar büyümez, sadece kalabalıklaşır. Bu noktada sorun bireylerde değil, ilişkilerin kurulduğu zemindedir. Sağlıklı bir çalışma düzeni, bireyin iyiliğiyle kurumun sürdürülebilirliği arasındaki en güçlü bağdır. Kurumlar, bu bağı görmezden geldikçe güç kaybeder; bunu fark eden ve emeği merkeze alan yöneticilerle yol aldıklarında ise gerçek anlamda var olurlar.