Son yıllarda dünyada ve ülkemizde dikkatimi çeken bir değişim var. Bir zamanlar toplumların geleceği eğitim, üretim, dayanışma ve sosyal politikalarla konuşulurdu. Bugün ise güvenlik, denetim ve kontrol daha fazla konuşuluyor.

Sokakta bir sorun gördüğümüzde çözüm aramak yerine suçlu arıyoruz. Yoksulluk gördüğümüzde nedenlerini tartışmak yerine yoksulu sorguluyoruz. Gençlerin umutsuzluğunu, işsizliğini, barınma sorununu ve geleceksizlik deneyimlerini konuşmak yerine onların davranışlarını denetlemeye çalışıyoruz. Böylece toplumsal sorunlar giderek yapısal bağlamlarından koparılarak bireysel sorumluluk alanına taşınıyor. İşsizlik ekonomik bir mesele olmaktan uzaklaşıyor, yoksulluk kişisel başarısızlık gibi sunuluyor, dışlanma ise bireyin uyum sorunu olarak tanımlanıyor. Oysa burada sormamız gereken soru bambaşkadır: Bireysel görünen sorunların ne kadarı aslında toplumsal koşulların ürünüdür?

Marcel Mauss yaklaşık bir asır önce insanların birbirlerine yalnızca eşya vermediğini söylemişti. Ona göre armağan; güven vermektir, ilişki kurmaktır, karşılıklılık yaratmaktır. Bir armağan, iki insan arasında bir bağ oluşturur. İnsanları bir arada tutan şey de tam olarak budur. Mauss'un armağan kuramı, toplumsal yaşamın yalnızca ekonomik çıkarlarla açıklanamayacağını gösterir. Armağan, yalnızca verilen nesneyi değil, insanlar arasındaki karşılıklı yükümlülükleri de dolaşıma sokar. İnsanlar arasında dolaşan şey bazen bir eşya, bazen bir emek, bazen bir destek, bazen de bir sorumluluktur. Bu dolaşım, bireyleri ortak bir yaşamın parçası hâline getirir. Toplum dediğimiz yapı da büyük ölçüde bu karşılıklılık ilişkileri üzerinde yükselir. Bir toplumu ayakta tutan şey, yasalar kadar insanlar arasında kurulan karşılıklı sorumluluk ilişkisidir. Komşuluk, dayanışma, güven, paylaşım ve ortak yaşam kültürü toplumsal dokunun temel unsurlarıdır. Bu unsurlar zayıfladığında insanlar birbirine yaklaşmak yerine birbirinden uzaklaşmaya başlar.

Tam da bu noktada Loïc Wacquant'ın dikkat çektiği tablo ortaya çıkıyor. Sosyal devlet geri çekilirken ceza devletinin büyümesi tesadüf değildir. İnsanların sorunlarını çözmek zorlaştıkça, sorunları kontrol etmeye yönelik mekanizmalar güç kazanıyor. Böylece yoksulluk, dışlanma ve eşitsizlik toplumsal meseleler olmaktan çıkıp bireysel kusurlar gibi gösterilmeye başlanıyor.

Wacquant'a göre bu dönüşüm, devletin toplumsal risklere yaklaşım biçimindeki değişimin bir sonucudur. Sosyal koruma mekanizmalarının zayıfladığı alanlarda denetim ve cezalandırma araçlarının güç kazanması, yoksulluğun ortadan kalktığını göstermez. Tam tersine, yoksulluğun yönetilme biçiminin değiştiğine işaret eder. Böylece sosyal politika alanında çözülmesi gereken meseleler, güvenlik alanında kontrol edilmesi gereken meseleler gibi ele alınmaya başlanır.

Burada Mauss ile Wacquant'ın düşünceleri ilginç bir noktada kesişir. Mauss insanların birbirleriyle kurdukları karşılıklılık ilişkilerini açıklarken, Wacquant bu ilişkilerin aşındığı koşullarda ortaya çıkan yeni toplumsal düzeni analiz eder. Karşılıklılığın zayıfladığı, dayanışmanın gerilediği ve toplumsal bağların aşındığı koşullarda denetim mekanizmalarının güç kazanması tesadüf değildir. Oysa bir toplumun büyüklüğü kaç kişiyi cezalandırdığıyla ölçülmez. Kaç insanı hayata yeniden katabildiğiyle ölçülür. Kaç gence umut verebildiğiyle ölçülür. Kaç çocuğun geleceğini değiştirebildiğiyle ölçülür. Kaç insanın kendisini bu toplumun eşit ve değerli bir parçası gibi hissedebildiğiyle ölçülür.

Belki de bugün yeniden dönüp şu soruyu sormak gerekiyor: Bir toplumu ayakta tutan şey nedir? Ekonomik büyüklük mü? Güçlü kurumlar mı? Yüksek duvarlar, daha fazla kamera, daha fazla denetim mi? Bu nedenle bugün asıl tartışmamız gereken mesele daha fazla güvenlik değil, daha güçlü bir toplumsal sözleşmedir. Nasıl daha adil, daha kapsayıcı ve birbirine daha fazla güvenen bir toplum olabileceğimizdir. Çünkü bir toplumu ayakta tutan şey, korku üzerine kurulan denetim mekanizmaları değil; insanlar arasında dolaşan karşılıklılık, güven ve ortak sorumluluk duygusudur.