İnsan neden bazı şeylere geç kalır? Özür dilemeye mesela. Gitmesi gereken bir yerden ayrılmaya. Uzun zamandır istediği bir şeye başlamaya. Birini sevdiğini söylemeye ya da artık sevmediğini kabul etmeye. Bazen de kendini savunmaya…


Belki zamanın çok olduğunu sandığımızdan. Belki doğru anın bir gün kendiliğinden geleceğine inandığımızdan. Oysa doğru an diye beklediğimiz şey, cesaretimizin yetişmesini beklediğimiz andır.
İnsan bazı kararları, ne yapması gerektiğini çok iyi bildiği halde erteler. Çünkü bilmek başka, göze almak başkadır. Bir özrün gururdan, bir vedanın alışkanlıktan, yeni bir başlangıcın güvenden vazgeçmeyi gerektirdiği zamanlar vardır. Bu yüzden gecikmelerimizin ardında kararsızlıktan çok, ödemek istemediğimiz bir bedel durur.


Sonra zaman geçer, söylenmeyen söz ağırlaşır, atılmayan adım büyür, ertelenen hayat insanın karşısına “keşke” diye çıkar. Bazı kapılar hâlâ açıktır ama insan artık o kapının önüne ilk geldiği kişi değildir. Zaman yalnızca şartları değil, bizi de değiştirir.


Yine de her geç kalış kaybetmek değildir. İnsan bazen geç kaldığını fark ettiği anda kendine yetişmeye başlar. Kırdığı birinden özür dileyebilir. Tükenmiş bir yerde kalmaktan vazgeçebilir. Yıllardır ertelediği şeye başlayabilir. Gerektiğinde ”hayır” diyebilir. Başkalarını kaybetmemek uğruna kendinden vazgeçmeyi bırakabilir.


İnsan kendine neden geç kalır? Belki de başkalarının bizden ne beklediğini, kendi sesimizden daha uzun süre dinlediğimiz için. Bize biçilen rolleri, üzerimize düşen sorumlulukları, kırılmasın diye gözettiğimiz insanları hayatımızın merkezine koyarken kendimizi hep biraz sonraya bırakırız. “Şimdi sırası değil” deriz. “Biraz daha sabredeyim” ya da “Şu da geçsin” derken insan, kendi hayatında sürekli ertelenen kişiye dönüşebilir.


Üstelik insanın kendinden vazgeçmesi her zaman büyük kararlarla olmaz. Bazen söylemek istediği bir cümleyi yutarak, bazen istemediği bir şeye razı olarak, bazen de sırf huzur bozulmasın diye kendi huzurundan eksilterek olur. Küçük tavizler zamanla birikir; insan bir gün dönüp baktığında, başkaları için ne kadar çok şey yaptığını değil, kendisi için ne kadar az yer bıraktığını fark eder.


Her şeyi sürdürmenin sadakat, her şeye katlanmanın güç, herkesi memnun etmenin iyilik olmadığını anladığımız yerde olgunlaşma başlar. Çünkü insanın kendine yetişmesi, hayatı yalnızca kendi istediği gibi yaşaması değildir. Neyi neden seçtiğini bilmesi; kalırken de giderken de susarken de konuşurken de kendi iradesini duyabilmesidir.


Bazı şeylere geç kalmış olabiliriz. Bazı sözleri zamanında söylememiş, bazı kapılardan daha erken çıkamamış, bazı başlangıçları yıllarca ertelemiş olabiliriz. Ama insanın asıl kaybı, geç kaldığını fark ettiği hâlde hâlâ beklemesidir. Çünkü bazen geç kaldığımız şey bir zaman, bir insan ya da bir fırsat değil; kendi hayatımızdır.


Kendine daha fazla geç kalma.