İnsan, başına gelenlerle aynı yerde kalmıyor. Aynı evde oturuyor, aynı sokaktan geçiyor, aynı aynaya bakıyor; yine de bir gün kendi yüzüne yabancı geliyor. Sonra bunun yabancılık olmadığını anlıyor.
Geçen gün karşılaştığım yaşlı bir tanıdıkla sohbet ederken, sanki bütün bunları özetleyen cümleler kurdu: “İnsan bir ömür boyunca aynı kişi kalmıyor. Her kırılmanın ardından eski hâlime dönmeye çalıştım. Sonra fark ettim, dönüş diye bir şey yok. Yol, hep ileri akıyor. Dün taşıdığım yüklerle bugün yürüyemem. Dün inandığım cümleler de bugünü açıklamaya yetmiyor.”
Sözleri bende başka bir düşüncenin kapısını araladı: “Her şeyin bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Kimi kayıpların açıklaması yok. Kimi suskunluklar hiçbir cümleyle kapanmıyor. Yine de zaman, eksik kalan yerlerin çevresinde yeni bir hayat kuruyor. Boşluk olduğu yerde duruyor, insan onunla yaşamayı öğreniyor.”
Gülümsedi. Sanki yıllardır taşıdığı bir yükü yeniden eline almış gibi, bu kez kendi payına düşeni anlattı: “Canımı acıtan her olay, elimden bir şey aldı. Ardından fark ettirmeden başka bir şey bıraktı. Kimini yıllar sonra gördüm, kimini hâlâ çözmeye çalışıyorum. Hesabını tutmayı bıraktığım gün rahatladım. Hayatın matematiği eksiltip çoğaltmıyor, yer değiştiriyor.”
Söz bu kez bende kaldı: “Galiba insanı ayakta tutan şey, sarsılmamak değil. Düştüğü yeri ezberlememek. Çünkü aynı acı ikinci kez geldiğinde, ilk gelişindeki kadar güçlü olmuyor. Değişen acı değil, ona bakan göz.”
Başını hafifçe salladı, sözü devralıp şöyle dedi: “Artık peşinde olduğum şey kusursuz bir hikâye yazmak değil. Yüzümü çevirmeden yaşayabilmek. Korkuyla da, kayıpla da, sevinçle de aynı masaya oturabilmek. Çünkü kaçtığım ne varsa bir yolunu bulup yeniden karşıma çıktı.”
Bir an sustuk. Sonra söz, kendiliğinden gündelik hayatın sessiz mutluluklarına geldi. Şu sözlerle devam ettim: “Bir sabah perdeyi açıyorsun. Sokak her zamanki gibi. Gökyüzü, kuşlar, karşı apartmanın penceresi... Dünya senden habersiz dönmeye devam ediyor. İşte o sıradanlık, uzun süren fırtınaların ardından gelen en büyük lütuf gibi geliyor bana.”
O ise bunu kendi hayatından bir kesitle tamamladı: “Bugün elimde kesin cevaplar yok. Yine de sabah uyandığımda perdeyi açıyorum. Kahvemi koyuyorum. Yeni bir sayfa açıyorum. Dünyanın bana borçlu olduğunu düşünmeden, benim de ona küsmeme gerek olmadığını hatırlayarak...”
Vedalaşıp ayrıldık. O kendi yoluna yürüdü, ben kendi yoluma. Ardında öğütler bırakmadı. Buna da gerek yoktu. Yaşadıkları, söyleyebileceği her şeyden daha fazlasını anlatıyordu.
Eve dönerken uzun süre o konuşmayı düşündüm. Aynı şehirde yaşıyor, aynı kaldırımlardan geçiyor, aynı gökyüzüne bakıyoruz. Yine de herkes, yalnızca kendi taşıdığı yük kadar değişiyor. İnsanın yolu da tam burada ayrılıyor bence. Geriye dönüp baktığında eski hâlini aramayı bıraktığı gün, yürüdüğü yolun aslında hep ileriye gittiğini fark ediyor.
O gün anladım ki insanın geçtiği yollar değil, geride bıraktığı hâlleri eskir. Belki de bu yüzden hiçbir yol, yalnızca varılacak bir yer değildir. İnsan yürüdükçe yol değişmez, yolun üzerinde yürüyen değişir.