Unutmayı hafızanın kişisel bir kusuru sanırız. Oysa toplumlar da unutur. Üstelik neyi hatırlayacaklarını seçtikleri kadar, neyi unutacaklarını da seçerler.

Bazı olaylar kuşaktan kuşağa anlatılır; aile sofralarında, meydanlarda, kitaplarda, törenlerde yeniden hatırlanır. Bazılarıysa yaşandığı gün büyük bir gürültü koparmasına rağmen kısa süre sonra sessizliğe karışır. Acılar, haksızlıklar, verilen sözler, yarım kalmış hesaplar… Dün hepimizi ilgilendiren bir mesele, bugün birkaç kişinin hafızasında kalmış bir ayrıntıya dönüşebilir. Toplumsal hafıza; yaşananlardan, anlatılanlardan, sustuklarımızdan ve zamanla anlatmaktan vazgeçtiklerimizden oluşur.

İlginçtir, toplumlar büyük acıları unutabilirken küçük alışkanlıkları yüzyıllarca taşır. Bir türkünün sözünü, bir yemeğin tarifini, bir düğün âdetini kuşaktan kuşağa aktarırız. Aynı özeni geçmişin hatalarına göstermeyebiliriz. Kültür ve tarih de biraz böyle oluşuyor işte; hatırlamaya değer bulduklarımızla unutmayı tercih ettiklerimizin toplamı…

Üstelik neyin hatırlanacağına herkes eşit ölçüde karar vermez. Her dönemin daha çok duyulan sesleri, daha görünür hikâyeleri ve kenarda kalanları vardır. Kimin hikâyesinin kayda geçtiği, kimin acısının ortak bir hafızaya dönüştüğü, kimin yaşadıklarının birkaç cümleyle geçiştirildiği tesadüf değildir. Hafıza, geçmişin izlerini taşırken dönemin güç ilişkilerini de ele verir. Bir toplumun ortak hikâyesinde kime ne kadar yer açıldığı, kimin hatırlanmaya değer görüldüğünü de gösterir.
Unutmak her zaman kendiliğinden gerçekleşen masum bir eksilme sayılmaz. Zaman unutturur, gündelik hayatın telaşı araya girer; kimi zaman da hatırlamanın verdiği huzursuzluk karşısında sessizlik daha kolay gelir. İnsanlar gibi toplumlar da kendileri hakkında iyi düşünmelerini sağlayan hikâyeleri daha uzun süre taşımaya meyillidir. Rahatsız eden geçmiş ise önce daha az konuşulur, sonra birkaç kuşağın meselesiymiş gibi uzaklaştırılır ve nihayet hiç yaşanmamışçasına gündelik hayatın dışına itilir.

Fakat unutmanın bir bedeli vardır. Hatırlanmayan yanlışlar, başka zamanlarda ve başka biçimlerde yeniden karşımıza çıkabilir. Geçmiş, geride bıraktığımız zamanın sınırlarını aşar; bugünkü davranışlarımızın, korkularımızın, kabullerimizin ve hatta suskunluklarımızın içinde yaşamaya devam eder. Bir toplum unuttuğunu düşündüğü şeyleri davranışlarında taşır. Adını koymadığı korkularda, normal kabul ettiği eşitsizliklerde, kuşaktan kuşağa aktardığı önyargılarda geçmişin izleri kalır.

Burada asıl konu her şeyi hatırlamak değil; unutmanın nasıl gerçekleştiğine bakabilmektir. Kusursuz bir hafıza ne birey ne de toplum için mümkündür. Zamanın doğal aşındırmasıyla mı unuttuk, işimize gelmediği için mi? Üzerinden yıllar geçtiği için mi sustuk, konuşmanın bozacağı bir düzen olduğu için mi? Bazı soruların cevabı tarih kitaplarından çok bugünün ilişkilerinde saklıdır.

Bu yüzden hafıza, geçmişe duyulan romantik bir bağlılığın çok ötesinde, bir toplumun kendisiyle kurduğu ilişkinin ölçüsüdür. Neyi gururla anlattığımız kadar, neyin üzerini örttüğümüz de bizi tarif eder. Toplumsal hafıza, geçmişten bugüne taşıdıklarımızın yanında bugün neyi görmeyi seçtiğimizi, neyin karşısında sessiz kaldığımızı ve neyle yüzleşmekten kaçındığımızı da açığa çıkarır.

Bir toplumu anlamanın yolu, anlattığı hikâyeler kadar sustuğu yerlere de bakmaktan geçer. Cümlelerin arasında bırakılan boşluklar, söylenenler kadar o toplumun kendisiyle ilgili çok şey anlatır. Kimi suskunluklar zamanla ortak bir davranışa dönüşür, hafıza gibi sessizlik de kuşaktan kuşağa devredilir.

O halde “Neleri hatırlıyoruz?” sorusu, bir noktadan sonra yerini daha zor iki soruya bırakıyor: Neleri unuttuk? Unuttukça kim olduk?