Gündelik hayatın akışı içinde yaptığımız en basit seçimlerin bile -dinlediğimiz müzik, evimize aldığımız mobilya ya da pazar kahvaltısında tercih ettiğimiz yemek- tamamen şahsi, ruhumuzun derinliklerinden gelen özgür tercihler olduğunu sanırız. Oysa Pierre Bourdieu’nün modern sosyolojinin köşe taşlarından biri sayılan "Ayrım" çalışması, bu masumiyetimize indirilmiş ağır bir darbe gibidir. Bourdieu’ye göre beğeni, sadece estetik bir yargı değil; aynı zamanda toplumsal hiyerarşideki yerimizi belirleyen ve bizi başkalarından ayıran sosyal bir pusuladır.
Bourdieu’nün temel iddiası şudur: Beğenilerimiz, içine doğduğumuz ve içinde yetiştiğimiz toplumsal koşulların, yani habitus adını verdiği bir yapılandırıcı sistemin ürünüdür. Habitus, içinde büyüdüğümüz toplumsal dünyanın bedenimize ve zihnimize kazıdığı eğilimler bütünüdür. Neyi güzel, neyi sıradan, neyi bize yakışır bulacağımızı çoğu zaman farkında olmadan habitus şekillendirir. Bu bağlamda beğeni, yalnızca nesneleri sınıflandırmakla kalmaz; o nesneyi seçen kişinin toplumsal konumunu da görünür kılar.
Toplumun en üst katmanlarında yer alanlar için estetik, nesneyle araya bir mesafe koyma sanatıdır. Onlar için bir tablo ya da müzik eseri, sunduğu doğrudan hazdan ziyade, biçimi ve stili üzerinden değerlendirilir. Kant'ın saf beğeni olarak adlandırdığı estetik tavrın, Bourdieu'ye göre aslında güçlü bir sınıfsal temeli vardır. Seçkinler, herkesin kolayca erişebildiği basit hazlardan kaçınarak kendi ayrımlarını tescil ederler.
Öte yandan, halk sınıfları için hayatın gerçeği zorunluluktur. Bu sınıfa mensup bireylerin beğenisi, Bourdieu’nün tabiriyle bir zorunluluk beğenisidir; yani mahkûm oldukları şeyi sevmeyi öğrenmişlerdir. Onlar için yiyeceğin besleyici ve doyurucu olması, mobilyanın dayanıklı ve pratik olması esastır. Biçimci oyunlar ve sanat için sanat gibi kavramlar, bu gerçekçi dünya görüşünde delilik ya da zaman kaybı olarak görülür.
Bu iki uç kutup arasında yer alan orta sınıf ya da küçük burjuvazi ise belki de en trajik konuma sahiptir. Onlar, seçkinlerin dünyasına duydukları hayranlık ve oraya yükselme hırsıyla dolu bir kültürel iyi niyet sergilerler. Ancak meşru kültürle kurdukları ilişki doğal bir aşinalığın değil, özenle edinilmiş bir kültürel performansın ürünüdür. Opereti operayla ya da popülerleştirilmiş bilgiyi hakiki bilimle karıştırabilen bu sınıf, sürekli yanlış anlama riskiyle karşı karşıyadır. Onların beğenisi, ne tam bir özgürlük ne de tam bir zorunluluktur; daha ziyade bir iddialılık ve kendini kanıtlama çabasıdır.
Bourdieu’nün aynasından kendimize baktığımızda gördüğümüz şey şudur: “Zevkler ve renkler tartışılmaz" sözü koca bir yalandır; aksine zevkler, toplumdaki en şiddetli çatışmaların ve en derin uçurumların yaşandığı yerdir. Bir konsere gitmek, bir sporu yapmak ya da bir kıyafeti seçmek; her zaman "ben kimim" ve "neredeyim" sorularına verilen toplumsal bir yanıttır.
Belki de bir dahaki sefere 'Bunu çok beğendim' derken, aslında sınıfsal geçmişimizin ve habitusumuzun bizimle birlikte konuştuğunu fark etmek, beğeni dediğimiz şeyin sandığımız kadar bireysel olmadığını görmemizi sağlayacaktır. Çünkü beğeni, en nihayetinde, yalnızca estetik bir tercih değil; toplumsal dünyayı görünmez sınırlarla düzenleyen güçlü bir ayırt etme mekanizmasıdır.
Beğeni, masum bir estetik mesele değildir; beğeni üzerine konuşmak, aynı zamanda sınıf üzerine konuşmaktır. Hangi zevkin iyi, hangisinin kaba; hangi yaşam tarzının saygın, hangisinin vasat olduğuna ilişkin hükümler yalnızca estetik ölçütlerle belirlenmez; bunlar aynı zamanda iktidarın ve eşitsizliğin dilidir. Yoksulluk yalnızca gelir eksikliği değildir; kimi zaman beğenisi küçümsenen, kültürü değersizleştirilen ve yaşam tarzı sürekli yargılanan insanların da deneyimidir. Bourdieu'nün Ayrım'ı bizi şu gerçekle yüzleştirir: Toplumsal eşitsizlikler yalnızca gelir dağılımında ya da eğitim olanaklarında değil, gündelik hayatın en sıradan görünen tercihleri aracılığıyla da yeniden üretilir.