“Hayat böyle”... Ne kadar kolay söylüyoruz bu cümleyi. Uzun zamandır değişmeyen bir şey gördüğümüzde, açıklamakla uğraşmadığımızda ya da değiştirmeye gücümüzün yetmeyeceğini düşündüğümüzde hemen yetişiyor imdadımıza.
Oysa “hayat böyle” dediğimiz şeylerin önemli bir kısmını hayat kurmadı. İnsanlar kurdu. İlişkileri, kuralları, çalışma biçimlerini, kadınlardan ve erkeklerden beklenenleri, kimin nerede duracağını, neyin ayıp, neyin makbul, neyin başarı sayılacağını… Bunların hepsi belli bir toplumun, belli bir dönemin içinde oluştu. Sonra tekrar edildikçe yerleşti, yerleştikçe olağanlaştı.
İnsan da içinde yaşadığı düzene uyum sağlamayı öğreniyor. İlgisizliğe, ertelemeye, karşılık bulmadığı ilişkilere, sevmediği bir işe, görmezden gelinmeye, kendi isteklerini sürekli sona bırakmaya alışabiliyor.
Toplumsal hayatta da durum pek farklı değil. Eşitsizlik, adaletsizlik, kabalık, tahammülsüzlük, yoksulluk, insanların birbirinden giderek uzaklaşması… Bunlarla uzun süre karşılaşınca ilk günkü tepkiyi vermiyoruz. Önce yadırgadığımız şey, gündelik hayatın sıradan bir parçasına dönüşüyor. Sonra tanıdık cümleler geliyor:
“Düzen böyle”, “Herkes böyle yapıyor”, “Eskiden beri böyle”, “Ne yapacaksın?”
Peter Berger ve Thomas Luckmann’ın üzerinde durduğu önemli meselelerden biri de buydu. İnsanların oluşturduğu toplumsal düzen, zaman içinde onu kuran insanlardan bağımsız bir gerçeklik gibi görünmeye başlıyor. Aslında süreç gündelik hayatın içinde gözümüzün önünde işliyor. Bir davranış tekrar ediliyor, kabul görüyor, yerleşiyor. Ardından gelenler onun hangi koşullarda ortaya çıktığını bilmeden o düzenin içine doğuyor. Bir kuşağın oluşturduğu şey, sonraki kuşağın karşısına hayatın değişmez gerçeği gibi çıkabiliyor.
“Neden böyle” sorusu da zamanla kayboluyor. Yerine “Zaten böyle” geliyor. Normal dediğimiz şeyin adil ya da doğru olması gerekmiyor. Uzun süredir devam ediyor olması, onu normal görmemiz için yeterli olabiliyor. Geçmiş bunun örnekleriyle dolu. Kadınların eğitimden uzak tutulması yıllarca olağan karşılandı. Çocuğa uygulanan şiddet, terbiye adı altında kabul gördü. İnsanların doğdukları aile ve sınıf, hayatları boyunca ulaşabilecekleri yerin sınırını belirledi. İş hayatında bugün kabul edilemez bulduğumuz davranışların bir kısmı yıllarca işin gereği sayıldı. Bugünden geriye baktığımızda insan ister istemez soruyor: Bunca insan bunları nasıl kabul etti?
Ama geçmişe bakarken sahip olduğumuz mesafeyi kendi zamanımıza karşı pek kullanmıyoruz. Bugün çalışan bir insanın geçinememesine alışıyoruz mesela. Aynı şehirde, birkaç kilometre arayla birbirinden tamamen başka hayatların yaşanmasına… İnsanların birbirini dinlemeden konuşmasına, her meselenin hızla bir taraf tutma yarışına dönüşmesine, öfkenin gündelik iletişim biçimi haline gelmesine… Bir başkasının yaşadığı sıkıntıyı ancak bizim kapımızı çaldığında ciddiye almaya…
Bunların hangisine ne zaman alıştığımızı söylemek kolay değil. Zaten alışmak biraz da böyle oluyor. Keskin bir karar vermiyoruz. “Bundan sonra bunu normal kabul edeceğim” demiyoruz. Günler geçiyor, aynı şey tekrar tekrar karşımıza çıkıyor ve bir gün artık eskisi kadar şaşırmadığımızı fark ediyoruz. Bence üzerinde durulması gereken yer burası. Çünkü insanın uyum sağlama yeteneği yaşamasını kolaylaştırıyor fakat aynı yetenek, değiştirebileceği koşullarla yaşamaya devam etmesini de mümkün kılıyor.
Bu yalnızca büyük toplumsal meselelerde karşımıza çıkmıyor. Kendi hayatlarımızda da yıllardır sürüyor diye devam ettirdiğimiz ilişkiler, çalışma biçimleri, davranışlar, suskunluklar ve kabuller var. Bir süre sonra “Ben bunu neden sürdürüyorum” sorusu ortadan kalkıyor ve yerine “Benim hayatım böyle” geliyor.
İnsan eliyle kurulmuş pek çok şeyi hayatın değişmez kuralı gibi kabul ediyoruz. Toplumsal düzeni insanlar kuruyor, ilişkileri insanlar biçimlendiriyor, eşitsizlikleri insanlar üretiyor, neyin kabul edilebilir olduğuna yine insanlar karar veriyor. Sonra yıllar geçiyor ve bunların nasıl ortaya çıktığını unutuyoruz. Geriye iki kelime kalıyor: “Düzen böyle”...
Ben en fazla bu cümleden şüpheleniyorum. Çünkü “düzen böyle” dediğimiz şeylerin önemli bir kısmı kendiliğinden oluşmadı. Birileri yaptı, başkaları sürdürdü, geri kalanlar alıştı.
Hayatın ne suçu var?
İnsanlar böyle...