Bir felaket ne zaman biter? Yangın söndüğünde mi, son itfaiye aracı bölgeden ayrıldığında mı, hasar tespit tutanakları tutulup rakamlar açıklandığında mı? Yoksa artık haber bültenlerinde o bölgenin adı geçmemeye başladığında mı?
Biz çoğu zaman felaketlerin sonunu, görünür olanın sona ermesiyle ölçüyoruz. Alev söner, duman dağılır, yollar açılır, kameralar başka bir yere çevrilir. Hayatın normale döndüğünü düşünürüz. Oysa normal, herkes için aynı anda geri gelmez.
Bir evin kapısına “ağır hasarlı” yazıldığında, resmî kayıtlara yalnızca iki kelime düşer. O iki kelimenin içinde ise yıllarca biriktirilmiş eşyalar, bir sofranın etrafında geçirilen akşamlar, çocukların büyüdüğü odalar, bahçeye dikilen ilk ağaç, belki bir ömrün emeği vardır. Rakamların anlatamadığı şey budur.
Afetler ilk günlerinde kalabalıktır. Yardım etmek isteyenler gelir, telefonlar çalar, ihtiyaçlar sorulur. İnsanların dikkati oradadır. Sonra zaman geçer. Kalabalık azalır, gündem değişir, hayat kendi telaşına geri döner. Fakat geride kalanların hayatı, bizim gündemimiz kadar hızlı değişmez.
Bir insan için evini kaybetmek, barınacak bir yer kaybetmenin çok ötesindedir. Alışkanlıklarının, güven duygusunun, gündelik düzeninin ve geleceğe ilişkin kurduğu hesapların da altüst olmasıdır. Bu nedenle afetlerin fiziksel olduğu kadar toplumsal bir enkazı da vardır.
Dayanışmanın gerçek ölçüsü, felaketin ilk günlerindeki kalabalıktan çok, o kalabalık dağıldıktan sonra kaç kişinin yanında kalabildiğimizde saklıdır. Çünkü ilk anda yardım etmek insani bir reflekstir. Sonrasında hatırlamak ise toplumsal bir sorumluluk.
Bizim hafızamız ne yazık ki gündemle birlikte çalışıyor. Bir olay görünür olduğu sürece onunla ilgileniyor, görünürlüğünü kaybettiğinde yaşananların da geride kaldığını sanıyoruz. Büyük felaketleri bile çoğu zaman geride bıraktıkları görüntülerle hatırlıyoruz. Bir yangından alevler, bir selden sürüklenen araçlar, bir depremden yıkılmış binalar kalıyor aklımızda. Oysa afetin uzun hikâyesi, kameraların kaydetmediği yerde sürüyor. Kaybedilen gündelik hayatın yeniden kurulması, bozulan düzenin onarılması, insanın kendisini yeniden güvende hissedebilmesi; aylar, bazen yıllar alabiliyor. Bir toplumun afetlerle ilişkisini, felaket anında gösterdiği dayanışma kadar sonrasında neyi ve ne kadar süre hatırladığı da belirliyor.
Oysa bazı hayatlarda takvim başka türlü ilerliyor.
Birileri ertesi sabah işe gidiyor, çocuklarını okula bırakıyor, akşam ne yiyeceğini düşünüyor. Bir başkası aynı sabah nerede yaşayacağını, neyi yeniden alabileceğini, hangi borcun altından nasıl kalkacağını hesaplıyor. Aynı şehirde, aynı günün içinde birbirinden bambaşka zamanlar yaşanıyor.
Sosyal devletin, kurumların ve toplumun asıl sınavı da burada başlıyor. Acil ihtiyaçlar karşılandıktan sonra hayatın nasıl devam edeceği de bu sınavın bir parçası. İnsan hayatı, yalnızca acil ihtiyaçlardan ibaret değildir. İnsanın yeniden kendine ait bir düzen kurabilmesi, üretmeye devam edebilmesi, çocuklarının hayatını sürdürebilmesi ve geleceğe yeniden güvenebilmesi gerekir. Çünkü yardımın nihai amacı, insanın yeniden kendi hayatının öznesi olabilmesine imkân vermektir.
Bu yüzden bir felaketin ne zaman bittiğini sorarken belki yanlış yere bakıyoruz. Alevlere değil, insanlara bakmak gerekiyor. Son yangın söndüğünde değil; son insan da hayatını yeniden kurabildiğinde… Belki ancak o zaman “Geçmiş olsun” diyebiliriz.