Toplumsal parazitlik kavramı, ilk bakışta ahlaki bir suçlama gibi görünür. Oysa kavramın tarihsel serüveni, onun yalnızca etik bir niteleme olmadığını; aynı zamanda siyasal bir inşa olduğunu gösterir. Nitekim 20. yüzyılın belirli rejimlerinde “social parasitism” bir suç kategorisi olarak tanımlanmış, toplumsal üretime katılmamak hukuki yaptırıma bağlanmıştır. Çalışmayan, kamusal faydaya katkı sunmadığı düşünülen birey, yalnızca pasif bir yurttaş sayılmamış; parazit olarak damgalanmıştır.
Bu örnek, sosyoloji açısından iki önemli meseleye işaret eder. Birincisi, üretimin yalnızca ekonomik bir faaliyet olmadığıdır. Devlet, üretimi tanımlama yetkisini elinde tuttuğunda, yurttaşlığın sınırlarını da belirler. İkincisi, parazitlik etiketi, güç ilişkilerinin içinden konuşur. Kimin üretken, kimin yük olduğu sorusu, her zaman nötr bir değerlendirme değildir; siyasal alanın normatif beklentileriyle şekillenir.
Siyaset sosyolojisi, toplumu bir alan olarak kavrar. Bu alan, iktidar mücadeleleriyle örülüdür. Aktörler bu alan içinde farklı sermaye türlerine sahiptir: ekonomik sermaye, kültürel sermaye, sosyal sermaye ve sembolik sermaye. Siyasal katılım kapasitesi de bu sermaye dağılımından bağımsız değildir. Kamusal alanda söz alabilmek, eleştirebilmek, örgütlenebilmek bir tür siyasal sermaye gerektirir.
Apolitiklik tam da bu noktada ortaya çıkar. “Ben siyasete karışmam” cümlesi bireysel bir tercih gibi sunulur. Oysa siyaset sosyolojisi açısından bu tercih, alan içindeki bir konumlanma biçimidir. Siyasal alanın güç dengeleri karşısında geri çekilmek, o dengelerin yeniden üretimine katkı sunar. Tarafsızlık çoğu zaman alanın mevcut hiyerarşisini sürdürür.
Bu durum, toplumsal parazitlik kavramını yeni bir düzleme taşır. Burada söz konusu olan, devletin cezalandırdığı çalışmama hali değildir. Burada söz konusu olan, kamusal alanın üretimine katılmama pratiğidir. Demokratik bir toplumda kamusal alan sürekli yeniden üretilir; eleştiriyle katılımla dayanışmayla müdahaleyle... Bu üretime katılmayan her aktör, alanın sunduğu haklardan faydalanırken siyasal emeğin yükünü başkalarına bırakır.
Toplumsal parazitlik bu anlamda yalnızca ekonomik tembellik değildir, siyasal pasifliktir. Yurttaşlık statüsünün sunduğu hakları kullanmak isterken, o hakların kurumsal güvencesini sağlayan kolektif mücadeleye mesafe koymaktır. Kamusal meseleleri birilerinin işi olarak görmek, siyasal alanı daraltır. Alan daraldıkça karar süreçleri daha kapalı hale gelir, katılım azaldıkça temsil zayıflar.
Elbette yapısal koşullar göz ardı edilemez. Güvencesiz çalışma, ekonomik kırılganlık, eğitim sisteminin eleştirel düşünce üretmemesi bireylerin risk alma kapasitesini sınırlar. Fakat siyaset sosyolojisi, yapısal sınırlılıklarla özne kapasitesi arasındaki gerilimi birlikte düşünmeyi önerir. Habitus, bireyin içinde yetiştiği koşullardan etkilenir fakat alanı dönüştürme potansiyeli tamamen ortadan kalkmaz.
Bu nedenle asıl mesele şudur: Apolitiklik gerçekten tarafsızlık mıdır, yoksa mevcut güç ilişkilerinin sürdürülmesine katkı sunan bir konumlanma mı?
Konforlu suskunluk kısa vadede bireysel güvenlik sağlar. Uzun vadede ise kamusal alanın zayıflamasına zemin hazırlar. Demokrasi yalnızca seçim sandığında var olmaz, gündelik hayatta kamusal sorumluluk üstlenen yurttaşların pratiğiyle ayakta kalır.
Toplumsal parazitlik kavramı, tarihsel olarak otoriter rejimlerin hukuki kategorisi olarak ortaya çıkmıştır. Bugün ise kavramı yeniden düşünmek gerekir. Soru artık şudur: Kamusal alanın üretimine kim katılıyor, kim seyirci kalıyor? Siyasal emeğin yükünü kim taşıyor?
Cumhuriyet, edilgen yurttaşlık üzerine kurulmamıştır. Egemenliğin millete ait olduğu bir düzende, kamusal alanın üretimi yurttaşın katılımıyla mümkün olur. Seyirci kalmak, siyasal alanın daralmasına katkı sunar.
Toplum, başkasının attığı adımlarla ilerleyemez. Alanı dönüştüren, içine giren aktörlerdir.
Toplumsal parazitlik
Funda Alpaslan Talay / Uzman Sosyolog
Yorumlar