Aynı ülke, aynı yıl, iki gün arayla gelen iki haber… Biri iki aylık bir bebeğin açlıktan ölümü, diğeri 80 yaşında bir kadının soğuktan donarak yaşamını yitirmesi. Birinde hayat daha yeni başlamışken sönüyor, diğerinde hayat çaresizce bitiyor. Aralarında neredeyse bir ömür var ama onları hayattan koparan şey aynı; Yoksulluk… Bu ölümler bireysel trajediler, tekil ihmaller ya da kişisel hatalar olarak okunamaz. Çünkü sosyal, ekonomik ve kurumsal düzenin ürettiği eşitsizliklerin görünür hâle gelmiş sonuçlarıdır, doğrudan yoksulluğun ve yoksulluğun ürettiği yapısal şiddetin sonucudur.

Yapısal şiddet, şiddetin doğrudan bir faille değil; kurumlar, politikalar ve sistematik ihmal yoluyla üretilmesini ifade eder. Bu şiddet biçiminde kimse elini kaldırmaz, kimse doğrudan zarar vermez. Buna rağmen insanlar beslenemez, ısınamaz, korunamaz ve sonunda yaşamlarını yitirir. Fail görünmezdir, sorumluluk dağılmıştır, ölüm ise kaçınılmaz gibi sunulur.

Bu iki haber bir istisna oluşturmuyor. Talihsizlik olarak da okunamaz. Bunlar, uzun süredir üzeri örtülen, gündelik hayatın gürültüsü içinde görünmez hâle gelen, rakamlara boğularak duygusuzlaştırılan bir yapısal sorunun en sert ve en sarsıcı yüzüdür.

İki aylık bir bebeğin üç gün boyunca beslenmemesi, bireysel bir ihmal başlığıyla geçiştirilemez. Bu ülkede doğan her bebek, ailesinin gelirine, evin ısınmasına, mutfağın doluluğuna, sosyal destek mekanizmalarına erişimine göre yaşama tutunmaktadır. O bebek evin içindeydi ama kamusal sistemin tamamen dışındaydı. Hiçbir mekanizma devreye girmedi, hiçbir uyarı üretilemedi, hiçbir takip işletilmedi. Takip edilmedi. Görülmedi. Koruyucu sosyal politikaların radarına hiç girmedi. Yapısal şiddet tam da bu noktada devreye girer. Bu durum, erken uyarı mekanizmalarının işlememesi, riskli hanelerin izlenmemesi, yeni doğanların sosyal politika alanında yeterince görünür kılınmamasıyla ilişkilidir.

80 yaşındaki bir kadının donarak ölmesi de yalnız yaşamasıyla açıklanabilecek bir durum değildir. Yalnızlık burada bir tercih olarak ortaya çıkmıyor, yoksulluğun ürettiği bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor. Yaşlılıkta yalnızlık, çoğu zaman sosyal bağların zayıflamasından değil; yoksulluğun, mekânsal dışlanmanın ve kamusal temasın kesilmesinden kaynaklanır. Isınamayan bir ev, düzenli ziyaret edilmeyen bir yaşam alanı ve sosyal hizmetlere erişemeyen bir yaşlılık, yapısal şiddetin yaşlı bedeni üzerindeki etkisini açıkça göstermektedir. Bu ölüm, bireysel kader anlatılarıyla örtülemez.

Bu iki ölüm, yoksulluğun artık yalnızca bir yaşam standardı meselesi olmadığını ortaya koymaktadır. Yoksulluk, yaşam süresini belirleyen bir toplumsal risk faktörüne dönüşmüştür. Kim daha erken ölecek, kim daha ağır koşullarda hayatta kalacak, kim kamusal sistemin dışında bırakılacak sorularının yanıtı giderek sınıfsal konum, gelir güvencesi, dayanışma ağlarının varlığıyla ve sosyal politika araçlarına erişimle şekillenmektedir.

Yoksulluk bu bağlamda aç kalmakla sınırlı bir deneyim değildir. Yoksulluk, besleyememek, ısıtamamak, izleyememek, zamanında ulaşamamak ve müdahale edememektir. Bir bebeğin kilo kaybının fark edilmemesiyle bir yaşlının soğukta tek başına kalması, aynı yapısal şiddet hattının farklı uçlarında gerçekleşmektedir.

Bu nedenle meseleyi aileye, komşuluğa ya da bireysel sorumluluğa indirgemek, yapısal şiddeti görünmez kılar. Asıl soru, sosyal devletin riskleri ne kadar erken fark edebildiği, hangi haneleri hangi araçlarla izlediği ve müdahaleyi ne zaman gerçekleştirdiğidir. Önleyici sosyal hizmetler, düzenli saha çalışmaları, erken uyarı sistemleri ve bütüncül sosyal koruma mekanizmaları kurulmadan bu ölümler olağan olmaya devam edecektir.

Bu ölümler daha fazla yardım kolisine duyulan ihtiyacı anlatmıyor, yoksulluğun yönetilebilir bir sorun olarak ele alınmasının bedelini gözler önüne seriyor. Yoksulluğa karşı verilen mücadelenin geçici yardımlarla sürdürülemeyeceği, bu kayıplarla birlikte toplumsal bir gerçeklik hâline gelmiştir. Karşımızda duran ihtiyaç, sosyal politikaların koruyucu ve önleyici bir zeminde yeniden örgütlenmesidir. Riskler görünür hâle geldikten ya da çok geç olduktan sonra devreye giren uygulamalar yerine, yaşamın en başından itibaren izleyen, erken aşamada tespit eden ve zamanında müdahale eden bir sosyal devlet anlayışı bu kayıpların tekrarını durdurabilecek tek yoldur. Aksi yönde ilerleyen her tercih, bu ölümleri istisna olmaktan çıkararak yapısal bir sürekliliğe dönüştürecektir.