Yarın 16 Ekim Dünya Gıda Günü.
Bugünün kurulmasının arkasında yatan üç temel neden şu;
Küresel açlık ve beslenme yetersizliğine dikkat çekmek.
Gıda krizi konusunda ülkelerarası iş birliğini sağlamak.
Gıda israfı ve kayıplarını azaltmak.
Kurucusu Birleşmiş Milletler Gıda Teşkilatı’dır (FAO)
Türkiye dahil her coğrafyadan 193 ülkenin üye olduğu bir kuruluş.
Savaşmaktan yaşamaya vakit bulamayan bir yığın ülke ve bu savaşlardan palazlanan ülkeler.
BM raporuna göre 2025 yılında dünyada 646 milyon kişi açlık çekiyor.
Çoğu Güney Yarım Küre’de. Kuzey Küre şanslı.
Türkiye’de gıda ve gıdaya ulaşım rakamlarına bakalım.
Bizde mal var fakat para yok hesabı!
TÜRK-İş’in en güncel raporu Eylül 2026.
Türkiye’nin yüzde 29,3’ü, yani 25 milyon insanımız yoksul.
Tezgahlarımızda her şey var da ona ulaşmak zor.
Cüzdanlarda tezgâha ulaşacak derman yok!
Zira asgari ücret 28 bin, açlık sınırı 38 bin lira.
İşte bu 25 milyonluk kitle beslenme kalitesinden çok uzak.
Milyonlarca hanenin toplam geliri, mutfak harcama sınırının 10 bin ila 14 bin TL altında kalıyor. Ekonomistlerin gelir ve tüketim analizleri, bugün Türkiye’de 16 milyondan fazla insanın ekonomik olarak bu açlık sınırının altında yaşam mücadelesi verdiğini gösteriyor.
Peki, bu ekonomik sıkışmışlık sofralara nasıl yansıyor?
TÜİK’in son gelir ve yaşam koşulları araştırmaları, Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 29,3’ünün (yani 25 milyona yakın insanın) yoksulluk ve sosyal dışlanma riskiyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
Bu risk altındaki haneler gıdaya hiç ulaşamıyor değil; gıdanın niteliğine ulaşamıyor.
Et, balık, tavuk, süt ürünleri ve taze sebze-meyve gibi temel protein ve vitamin kaynakları sepetlerden eleniyor. Yerini ucuz, doyurucu ama besin değeri düşük karbonhidrat ağırlıklı bir beslenme düzeni alıyor.
Bu durum, sadece bugünün yetişkinlerini değil, geleceğimiz olan çocukların fiziksel ve zihinsel gelişimini de doğrudan tehdit eden gizli bir yetersiz beslenme krizini besliyor.
Dünya Gıda Günü yaklaşırken bu tablodan çıkarılması gereken en büyük ders, tarım ve gıda politikalarının sadece üretimi artırmakla sınırlı kalamayacağıdır.
Gıdaya erişim, bir ülkenin en temel milli güvenlik ve toplumsal refah ölçütüdür.
Tarladaki maliyet düşürülmeden, aracı zincirleri denetlenmeden ve en önemlisi halkın alım gücü insani bir seviyeye çekilmeden mutfaktaki yangını söndürmek mümkün görünmüyor. Tezgâhlardaki bolluğun sofralara da yansıdığı, hiçbir çocuğun yatağa yetersiz beslenmeyle girmediği yarınlar için bu rakamları görmezden gelmeyi bırakmalı, mutfaktaki sessiz çığlığa kulak vermeliyiz.