Yahu, gene bize iş düştü. Toledo mu Sur ilçesi olacak, Sur mu Toledo olacak falan derken…
İyisi mi hikayeyi anlatalım da bitsin bu tartışma…
İspanya 19. Asırda geri kalmış bir ülkeydi, 18. Asır aydınlanma devrimini ıskalamışlardı. Napolyon’dan sıkı bir dayak yemişler ve İngilizler sayesinde Fransız işgalinden kurtulmuşlardı. Ülke dinci aşağılık yobazların kontrolüne girmişti. 14 ve 16 asırlarda dünyayı keşif eden İspanyol medeniyeti, ‘oğlancı’ papaz efendilerin elinde yerle yeksan olmuştu. 19 Asrın sonunda Amerika Birleşik devletleri tarafından da eşek sudan gelinceye kadar dövülen İspanya, ‘oğlum niçin biz bu kadar geri kaldık, nedir , kimdir bu işin sorumluları?’ diyeceğine papazların daha da bir kucağına oturmayı seçmişti. Dandik bir ordusu vardı, subayların tamamı aristokratlardan oluşurdu. Üniformaları pek bir süslüydü, ordu öyle bir haldeydi ki hani sokak ağzıyla ‘sallasan paşaya değerdi’ ama bir savaş gücü olarak hiçbir kıymeti harbiyesi yoktu.
20.asrın ilk büyük hesaplaşmasında çarpışan taraflardan kimse onların tarafsızlığına sarkmamıştı. İspanya etkisiz eleman gibiydi derler ya;
Beş + İspanya = Beş idi.
(Oysa mesela İtalya ve Osmanlı imparatorluğu savaşa girsin diye birileri göbeklerinden işemişti.)
Netice de dinciler mutlak iktidarlarını kaybetmeye başlamıştı, askerler her ne kadar sapına kadar muhafazakar değerleri savunuyorsa da bu sapık dincilerin iktidarı her geçen gün Sol kanada teslim etmek üzere olduğunun farkındaydılar. Çünkü papaz efendilerin zulmü halka fazla gelmeye başlamıştı. Madrid de iktidar değişiyordu, yeni gelenler akılları üreme organlarına takık Sosyal demokratlardı. Araya az biraz Komünist ve ne demekse Cumhuriyetçi, biraz da Sosyalist katılmıştı.
Franco, o günlerde İspanya’nın her nasılsa elinde tuttuğu Afrika kolonilerinde ki ordusunda görevli bir rütbeliydi. Sıkı bir herifti, cesurdu, ucuzcu muhafazakar hempalara benzemezdi. Elinden ve belinden silah eksik olmazdı. Rif dağlarında ki isyancı Müslüman Arap kabileler üzerinde inanılmaz bir etkisi vardı. Gecenin karanlığında bembeyaz pelerini ile saldıran bu düşmana Müslüman Araplar müthiş bir saygı duyuyordu. İspanyol Afrika Ordusunun 3 de 2 sini de zaten bu sadık Araplar oluşturacaktı.
Neyse İspanya da ne istediğini bilmeyen, garibim cumhuriyetçi-komünist-sosyalist-sosyal demokratlar ile sağcı muhafazakarlar arsında kanlı bir itişme başlayacaktı. Tarihin bildiği en kanlı ve kirli iç savaş başlamak üzereydi.
Toledo garnizonun da ki askerler Madrid de ki hükümete isyan edenler arasındaydı, komutanları Jose Moscardo adında aristokrat bir subaydı. O günlerde askeri okul olarak kullanılan ve Alkazar diye bilinen kaleye sığınan isyancı faşistlerin sayısı bin kişi civarındaydı. Onları kuşatanların sayısı ise 8 bini biraz geçiyordu, hükümet güçlerinin elinde bir –iki tank ve birkaç adet top vardı.
Kale komutanı, her türlü teslim olma teklifini ret ediyordu. Hükümet yanlısı güçler adamın 16 yaşında ki oğlunu rehin almışlar ve ‘ya kaleyi teslim , veya oğluna veda et’ ültimatomunu çekmişlerdi.
Jose Moscardo, şarklı dallama siyasetçilere benzemezdi, oğlunu işe yerleştirmek için dokuz takla atan amirallerden de farklıydı. Oğlunu telefona istemiş ve ona şunları söylemişti:
‘yaşasın Hıristiyan kral, yaşasın İspanya diyeceksin ve gözünü kırpmadan idam mangasının önüne çıkacaksın!’
Oğlan daha sonra mı, yoksa o anda mı vuruldu bilinmiyor ama vurulduğu kesin….
O günlerden sonra Alkazar savunması herkesin dikkatini çeken bir askeri-siyasi ve kültürel bir olay olacaktı. Franco akıllı bir adamdı, şavalak sosyal demokratların bu hiçbir önemi olmayan noktaya çok fazla asker yığdığını biliyordu, oysa hükümet yanlıları biraz daha akıllı olsalar o askerleri başka cephelerde kullanabilirdi..
ama işte sosyal demokrat aklı….
Franco savaşı fiilen kazanmıştı şimdi ise halkı kazanmalıydı, askerlerini zorda bırakan general rolü uymazdı. Madrid nerede ise düşmek üzereydi ama o tüm ordusunun taarruz istikametini Toledo şehrine çevirecekti.
Tüm kuşatma 70 gün sürmüştü. Franco artık ‘generallerin generali’ anlamına gelen ‘generallismo’ olarak anılacaktı, ayrıca İspanyol halkı ona ‘Caudillo’ diyecekti, ‘adamlarını harcamayan, gözeten ve kollayan reis’ anlamında.
Hamiş: kahramanlık ucuz bir halt değildir, bedel ister.