Bir müze düşünün içinde binlerce oyuncak var.

Her kültürden, her dönemden üstelik...

Binlerce yıllık ilk oyuncak arabayla şaşkına dönerken bir taş bebeğe takılıyor gözünüz. Hani göz kapakları hareket ettikçe kapanan ve ağlayan...

Sonra bir sokağa kayıyor bakışlarınız.

İki çocuk kaldırımda oyun oynuyor. Çocukluğunuza dokunuyor ruhunuz.

Gözleriniz doluyor.

Tam o anda bir melodi çalınıyor kulağınıza. Şarkının yükseldiği odaya yöneldiğinizde sınıfınızla karşılaşıyorsunuz!

Sizin sınıfınız!

Siyah önlüklü beyaz yakalı öğrenciler, kara tahta, Cin Ali, kolunda kolluğuyla sınıf başkanı, tahta sıralar, tebeşir tozu 'Orda bir köy var uzakta' şarkısına karışıyor.

Dünya duruyor sanki o an.

Ağlamak istiyorsunuz, sesiniz titriyor.

Başka bir zaman dilimindesiniz o mekanda...

* * *

Ben içimdeki o hiç büyümeyen çocukla birlikte gezdim bu müzeyi.

Her zaman yaptığı gibi ellerimden çekiştirip durdu içimdeki çocuk.

Sınıfımda tahta sıralarda oturduk birlikte, sonra gittik bizim sokakta kaldırımdaki çocuklarla oyuna daldık.

Gördüklerim karşısında güldüm, hüzünlendim, gözlerim doldu, şaşırdım, sevindim.

Tüm duyguları bir arada yaşadım...

* * *

Anadolu Oyuncak Müzesi'nden söz ediyorum.

Küratörü Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nevzat Çevik müzeyle ilgili bilgiler verirken demişti ki, 'Biz her yaştan insana dokunmak istedik.'

Dokunuyor da.

Eğer hala gezmediyseniz haydi tutun içinizdeki çocuğun ellerinden ve gidip gezin bu çocukluğunuzun müzesini...