Slogan basitti ama çok etkiliydi hatta bir ara temsilcisi olduğu siyasi ekolün bile önüne geçmişti:
EŞİTLİK, KARDEŞLİK, ÖZGÜRLÜK…

Kilise ve asiller kıllanmıştı haliyle ne demek oluyordu bu ?
Danton, Robespiere, Marat, kim bu adamlar?
Akıllı burjuvalardı,hele Danton paraya, para demezdi, en zenginleri oydu, çünkü çok başarılı bir avukattı. Metresleri vardı, hovardaydı, iyi bir mahallede gösterişli bir evde otururdu.
Robespiere, bir hünsaydı, hayatında kadın yoktu, o da çok başarılı bir avukattı ama Danton gibi etkileyici değildi, Danton da ki karizmanın onda birine bile sahip olamamıştı. Bu yüzden de Danton’u ölümüne kıskanırdı.
Marat, psikopatın önde gideniydi, zekiydi ve zeki olduğu için de acımasızdı… Katlanmak zorunda kaldığı pis bir deri hastalığı vardı, zihninin bütün kirliliği teninde gösterirdi kendini, kapkara bir vicdana sahipti.
Bastille gününü Danton ve arkadaşı Camille organize etmişlerdi. Paris silahanesi basılmıştı ama barut olmadan o silahlar süpürge sopasından farksızdı barut ise Bastille kalesindeydi. Fransız isyancılar kaleyi içerde ki politik mahkumları serbest bırakmak için basmamışlardı onların derdi barutu ele geçirmekti. Zaten o esna da kalede toplam 7 (yedi) mahkum vardı hepsi de adi suçluydu. Kale komutanı o gün halkın üstüne acımasız ve hedef gözeterek ateş emri verseydi bu gün belki de Fransa hala krallıkla yöneltiyor olabilirdi. Komutan bu jestini karşılık asiler tarafından paramparça edilerek ödeyecekti. Savaş sırasında elinde silah varsa ateş edecektin … Asil jestlerin sonu bu oluyordu.
Durum krala rapor edildiğinde , bizimkisi hala ‘aaa, ayol bu o zaman bir isyan’ diyecekti. Mesajı getiren subay ; ‘ hayır majeste bu bir devrim!’ diyerek vaziyeti açıkça izah etmişti.
Devrimin birinci yılında kral ve kraliçe halkın önünde anayasaya bağlılık yemini edeceklerdi. 14 Temmuz 1790 günü…
Ama işte Allah’ın sopası yoktu ki kral ve kilise Fransa devriminin en önemli eseri ‘İnsan hakları bildirgesinde ki’ eşitlik kavramına takılmış kalmışlardı.
‘Kral yetkilerini Tanrıdan alıyordu, ne demek her kes eşit doğar ulan!’
Oysa herkes kralın ve kilisenin izin verdiği kadar eşit, özgür ve kardeş olabilirdi.
Meclis kürsüsünden Robespier’in stajyerlerinden biri olan St Justin bu durma bir açıklık getirecek ve yazımıza başlık olan sözü edecekti.
Önce asillerin icabına bakacaklardı, binlercesi şatolarında çoluk çocuk katl edilmişlerdi. Sonra yetkilerini Tanrıdan alan kral ve karısı hal edilmişti. 16. Lui giyotin sehpasına çıktığında kendi çizdiği üçgen bıçağı görünce ‘aha al işte!’ diye düşünmüştü her halde…(söylediği de rivayet edilir)
Sonra sıra kiliseye gelmişti tarihte hiçbir halk hareketi bu kadar kanlı, bu kadar haklı ve bu kadar acımasız olmamıştı. Din adına insanları yıllarca köle yapan kilise bu hainliğinin bedelini çok pahalıya ödeyecekti. 1792 , Eylül ayının her günü yüzlerce kilise basılmış ve sayısı bu gün bile bilinmeyen binlerce din adamı inanılmaz vahşi yollarla öldürülmüştü. Daha düne kadar rahiplere saygı ile yol veren ve her biri inançlı birer Hıristiyan olan bu sade, sapsade insanlar bir ölüm makinesine dönmüşlerdi.Fransa da din karşıtlığı o derece ileri gitmişti ki kilisenin en sade töreni olan vaftiz işlemini bile yapanlar soluğu giyotin sehpasında alıyorlardı.
Devrimci kadrolar birbirine düşmüşlerdi; önce Danton giyotine yollanmıştı, onu Robespiere izleyecekti, Marat bir suikast sonucu hem de yürekli bir kadının elinde can vermişti.
Sokakların kan gölüne döndüğü o günlerde cumhuriyetçi bir güruh denk geldikleri bir subaya sormuşlardı; ‘ hey yurttaş subay kralcı mısın yoksa devrimci mi?’ adam sakince dönüp ikisi de değilim ben bir topçuyum diyecekti.
Zaten Fransız bile değildi… Ama kaderinde Fransa’yı bu kaostan çıkarmak vardı…
Tarih onu ‘Napolyon Bonapart’ diye anacaktı.
Gökten üç elma düştü….