Habercilik bana hayatın tüm renklerine dokunmayı öğretti, beni donattı. Tanıştığım her insan o an fark etmediğim bir sözü ya da bir cümlesiyle izini bıraktı. Özellikle hikayelerini haberleştirdiğim çocuklar. Onları hiç unutmadım. Hepsi kalbimin bir yerine yazıldı.

Bazı arkadaşlarım soruyor, 'Hasta çocukların haberini yaparken nasıl dayanıyorsun?' diye. Dayanamıyorum. O küçücük bedenlerin, ruhların boylarından büyük hastalıklarla mücadele ettiğini görmek canımı acıtıyor. Ama bir şey umutlandırıyor beni. O çocukların gözlerinde gördüğüm 'Her şeye rağmen' ışığı.

* * *

Mesela Asel var. 8 yaşında otizmli zeytin gözlü kız. Ezbere bildiği 200 şarkıdan seçtiklerini söylerken içimin mutluluk dolduğu. Annesinin 'Şimdi sen hiç aşık olamayacak mısın yüreğimin yangını, aklımın durduğu, kalbimin sızısı?' dediği.

'Elbette olacak. Aşk, kalbin hissettiğidir. Ne söze ihtiyacı var ne de başka bir şeye. Aşık olduğunda annene bunu anlat olur mu? Sen duygularını anlatmanın bir yolunu bulursun. Ben inanıyorum sana' dediğimde bana söz ver veren.

Mesela 6 yaşında gibi görünen 11 yaşındaki Melis var. Doğduktan 6 ay sonra sistinozis tanısı alan, 5 yaşında diyalize başlayan, böbreklerini kaybeden, kalp yetmezliği başlayınca iki adım bile atamayan, babasının verdiği böbrekle hayata tutunan. Yaşadığı onca acıya rağmen yüzünden gülücüğü hiç eksik olmayan.

Mesela Vera var. 5 yaşında. O ve babasının hikayesini dinlerken içimden geçen 'Bana bir masal anlat baba içinde Vera olsun' cümlesini haber başlığı olarak yazdığım. Down sendromlu kızı Vera'ya hayatı anlatmanın ilginç bir yolunu bulan, kendi kurguladığı ve içinde kızının bulunduğu masallarla hayatın ne olduğunu anlatma çabasındaki bir süper babanın kızı.

Mesela 7 aylık Dağhan var. Yandan ayrılmış saçları, ciddi tavırları ve çevreyi inceleyen bakışlarıyla 'Sev beni' dedirten. 24 haftalıkken 800 gram doğan. Doğumdan bir hafta sonra bağırsakları çürümeye ve delinmeye başlayınca acil ameliyata alınan, doktorun adeta nefesini tutarak yaptığı ameliyattan zaferle çıkan bir minik adam.

Mesela Mirkan var. 7 yaşında. 7 aylıkken lösemi tanısı alan, 11 ay yoğun kemoterapi gören, 9 ay hastaneden çıkamayan ama kanseri yenen. 'Lösemili çocuklar ölmesin, benim gibi sağlıklarına kavuşsunlar' diye dua eden.

Mesela İmaddin var. 2 yaşında. Bir küçük adam. Takım elbiseli, kravatlı. Şık mı şık. Üstelik bir de flörtçü ki. Daha yeni tanışmışken, bana göz kırpıp eliyle kalp işareti yaparak 'I love you' diyen.

Mesela 23 aylık İnci Su var. Öğretmen annesinin sabırla ve inatla her gün yeni bir şey öğrettiği Down sendromlu minicik bir kız. Gülüşüne vurulduğum. 'Anne' diyebilmek için bıkmadan usanmadan çaba sarfeden.

Mesela Anıl Görkem var. 2,5 yaşında. Doğuştan işitme kaybı olan. Biyonik kulak takıldıktan sonra ilk kez duyduğu babasının sesine ağlayarak tepki veren.

Mesela güzel yüzlü Neva var. Kanseri yenen 7 aylık bir savaşçı. Saçlarında minik tokası, elinde oyuncağıyla bana pek yüz vermeyen. Mikrop kapmasın diye, sıkıştırıp yanaklarını öpmemek için kendimi zor tuttuğum.

* * *

Bu çocukların hiç birini asla unutmayacağım.

Onların hepsini kalplerinden öpüyorum.

Doğru.

Dayanamıyorum çocukların parklarda, okullarda olması gerekirken hastane odalarına mahkum kalmasına. Ama gözlerinde gördüğüm ışık, gülüşlerinde saklı olan umut, benim onlara inanmamı sağlıyor.

Biliyorum ve inanıyorum ki hepsi de daha yolun başında yaşadıkları tüm olumsuzlukların üstesinden gelecek.

Onlar benim savaşçı çocuklarım…