Gazetecilik, yazarlık, edebiyat, şiir derken, üstüne bir de arkeolojiyi eklemek müthiş keyifli… Bir ömrün içine birkaç hayat sığdırmak gibi bir şey bu… Ben ömrüme 3 hayat sığdırdığımı düşünüyorum mesela. Arkeoloji, uzun yıllara yayılan bir tarih merakının, fırsat buldukça dönülen kitapların, geçmişi anlama, kavrama, bugüne oralardan bakma istencinin, dün-bugün çizgisinden geleceğe bağlanma diyalektiğinin ete kemiğe bürünmüş hali oldu benim için. Mekanlara başka türlü bakmaya, taşları okumaya, doğayı, coğrafyayı, bitkileri, gördüğüm her şeyi solumaya başladım. İnsan ekmek yiyor, su içiyor; arkeolojik alanlar, tarihi eserler, kültürel miras da aynen öyle işte, yediğimiz, içtiğimiz bir şey aslında. Mekanların enerjisi insana geçiyor. Tarih katmanları sadece toprakta değil, o toprağın yayıldığı coğrafyada, coğrafyanın üstüne oturan havakürede, akan suda, büyüyen ağaçta da üst üste biniyor. İşte bütün bunlar geçiyor insana.

Taşlara damlayan alın teri

Yaşanmışlıklar tortu bırakır. O tortulara bakarak, onları eşeleyerek, yakın ya da uzak geçmişi anlamak mümkün. Taş blokları kayalardan söküp çıkartan, kilometrelerce sürükleyerek ya da taşıyarak getiren, ona son şeklini verip duvardaki yerine yerleştiren emeği atlarsanız, hamamlara, tapınaklara, camilere, kiliselere, kalelere, tiyatrolara şaşkınlıkla bakan bir turistten başka bir şey olamazsınız. Sağı solu ağzı açık dolaşıp, “Bunu insanlar yapmış olamaz” demekten öte bir lafınız olmaz. Oysa bütün bunları insanlar yaptı. Piramitleri, sfenksleri, tapınakları, fenerleri, yolları, dev heykelleri, devasa duvarları insanlar inşa etti. Biz buna ‘emek’ diyoruz. Bir primatın elinde tuttuğu taşı alete dönüştürmesini sağlayan ‘emek’. Kültürü, sanatı, felsefeyi, tarımı, köyleri, kentleri, matematiği, mimariyi, aşkı, meşki, müziği, iyiliği, kötülüğü, savaşı, barışı, kısacası insan olma maceramızı kışkırtan ‘emek’. İnsanın yarattığı ve sürdürdüğü her şey emek ürünü… Eğer emeği görmezsek, antik kentleri, tarihi yerleri anlamak, çözmek, bilmek çok mümkün değil. Taşı anlamak için, o taşa damlayan alın terini görmek gerekir.

Arkeolojinin bize öğrettikleri

Antalya, Türkiye’nin en çok antik kentine, yerleşimine sahip… Aynı zamanda 4 antik çağ ülkesini, bölgesini, eyaletini barındırıyor: Likya, Pamfilya, Pisidia ve Kilikya… Elmalı coğrafyasında yayılan Milyas’ı da beşinci bir kültür havzası olarak ekleyelim bu mayaya. Karain Mağarası’ndan bugüne uzanan en az 400 bin yıllık bir geçmiş, insan olmak için yürüdüğümüz devasa bir yol, üst üste birikmiş alın teri, emek, iyi günler, zor günler… Bu genişlikte, bu uzunlukta, bu eskilikte, bu ağırlıkta bir coğrafyada yaşamak insanı özel kılıyor. Kaç Antalyalı bunu hissediyor bilmem, ama en azından ben farkındayım. Arkeoloji bu farkındalığı sağlıyor. Beni, bizi, hepimizi yüzbinlerce yıl geriye, geçmişe bağlayan izleri gösteriyor. O geçmişi yüklenebilirsek geleceğe taşıyabileceğiz. Yüklenmek için ağırlığını anlamak gerekiyor.

Umudu birlikte köpürtelim

Çevremizi kuşatan antik kentler, Konyaaltı’nın sarp coğrafyasında, Demre her kilometresinde, Finike’nin düzünde, Serik’in üstlerinde, Akseki’nin ıssızında, Gazipaşa’nın kenarlarında bizi bekleyen tarihi yerleşimler, geçmişin izleri kaynağımız, servetimiz, gücümüz. Hatta ürünümüz, enerjimiz, yarınımız diye sürdürebiliriz bu cümleyi. Yüzbinlerce yılın emeği üst üste eklenerek bir gelecek, bir seçenek, bir şans sunuyor bize. Son yıllarda hunharca yağmalanan, tahrip edilen, patlatılan, kırılıp dökülen, çalınan kültürel ve tarihi varlığımız, arkeolojik miras, hepimizin ortak geleceği. Siyasete en uzak alanlardan biriymiş gibi görünen, algılanan arkeoloji aslında gerçek anlamda siyasetin bir öznesi. Siyaseti yaşamın kendisi olarak tarif edersek, insana özgü her şeyin siyasetin konusu olduğunu bilirsek, onu profesyonellerin icra ettiği bir meslek değil, hepimizin ortak çabası, fikri, yaşamı olarak görürsek, yaşanan yağmanın geleceğimize karşı bilinçli, kasıtlı bir operasyon olduğunu da anlarız. Son yıllardaki siyaseti şekillendirenler, bu toprakların geçmişiyle kurulacak nesnel bağları imha ederek, kendi dünyalarını yerleştirmeye çalışıyor. O nedenle bu coğrafyayı gezmek, taşlardaki alın terine dokunmak, geçmişi kavramak, atalarımızın bize taşıdığı emeği görmek, acıyı hissetmek, sevinci hatırlamak ve umudu köpürtmek gerekiyor. Hadi birlikte gezelim, birlikte tanıyalım, birlikte düşünelim.