Fransa , Norveç, Hollanda, Belçika acımasız bir işgal altındaydı, savaş sonrası travmalarından bir dereceye kadar mazur görülebilirlerdi.
En iyi sınavı İngiltere verecekti savaş öncesi Herkül Poirot romanlarının düzmece aristokrasisi kaybolmuştu, İngiltere de başta sağlık hizmetleri olmak üzere sosyal ve ekonomik yaşamın her safhasında köklü değişiklikler olacaktı. Sol kanadın iktidara gelişiyle işçi hakları devrim ölçeğinde gelişmişti. (Aslında savaş boyunca İşçi partisi uzun gölgesini ekonominin üstüne çoktan düşürmüştü, bu savaş yalnızca askerlerin kazanabileceği bir savaş değildi, ekonomik üretim olur da düşerse hapı yutarlardı, ekonomik üretim de öyle şarklı kabilelerin sloganları ile yükselemezdi.. emekçi haklarının tamamı verilmeliydi…
İngiliz işçileri, ‘fıtrat’ ölümlerine yeterince katlanmışlardı bir daha aynı zokayı zor yutarlardı.
Ekonomik ve sosyal şartların dengelenmesi sonucu, mesela çocuk ölümleri üstelik onca yokluğu rağmen savaş öncesinin 3 de 1 ne düşmüştü, kadın-erkek arasında ki çağ dışı ayırım çoktan çöplüğe süpürülmüştü.
Churchill ve diğer İngiliz siyasi muhafazakarlar düşünmüşlerdi ki; İngiliz halkı itaatkardır, dindardır, muhafazakar değerlere kökten bağlıdır. Doğruydu ama İngiliz halkı salak değildi ki…
Churchill’e teşekkür etmişler ve İşçi partisini iktidara getirmişlerdi.
Azınlık sorunu, çoğu Avrupalıya göre bu korkunç savaşın nedenlerinden biriydi, o halde ülkelerinde azınlık bırakmazsalar –buraya çok dikkat!!- bir daha savaş çıkmazdı. Özellikle Balkan coğrafyasında büyük bir zulüm başlamıştı.
Arnavutlar, Yunanistan’dan, Yunanlılar, Bulgaristan’dan Macarlar ve Çingeneler, Romanya’dan, Polonyalılar, Ukrayna’dan, birkaç saatlik mühletlerle sürülmüşlerdi bu arada Bulgarlar ‘fırsat bu fırsat’ deyip 140 bin Türk’ü de postalayıvermişlerdi.
Zulüm, zulüm doğuruyordu; Yugoslavya da Tito ve komünistler Hırvatların ağzına ediyorlardı, çoluk—çocuk idam ediliyorlardı, Titocu partizanların gerekçesi basitti; Ustasha bir Hırvat çetesiydi, doğal olarak tüm Hırvatlar suçluydu.
İngilizler, özellikle de İşçi partisinin iktidara gelmesiyle Almanlara yandaş olan kim varsa savaş sonunda Sovyetlere veya Titocu partizanlara teslim ediyorlardı. On binlerce insan bu arada çok sayıda Kırımlı Tatar ve Kazak aileleriyle birlikte süngü zoruyla Kızıl orduya teslim edilmişti. Hepsi birkaç gün içinde öldürüleceklerdi.
Fransa ve İtaya da da kanlı bir iç hesaplaşma başlamıştı, keza Hollanda Belçika da Alman yanlısı kim varsa anında infaz ediliyordu hatta bir ara ipin ucu öylesine kaçmıştı ki Direniş örgütleri zamanında direniş hareketine katılmadıkları için yüzlerce masum insanı en yakın ağaca sallandırmakta bir sakınca görmemişlerdi. Direnişçiler bu arada kendi içlerinde de itişmeye başlamışlardı, kim Komünist, kim değil, neden değil, veya neden Komünist, kim direniş hareketine ne zaman katıldı, niye geç kaldı bütün bu ucube sebepler yüzünden Avrupa kıtası baştan aşağı her yanı cılık yara dolu bir ölümcül bir hasta gibiydi.
Batı Avrupa da ki Amerikan ve İngiliz işgal kuvvetleri bu gidişe bir şekilde mani olmayı becereceklerdi. Marshall yardım planı devreye girince Batı Avrupa yeniden yapılanmanın hesaplaşmadan daha doğru bir seçim olduğunu anlamıştı. Kan, kanla temizlenmiyordu.
Doğu Avrupa ise Stalin’in gizli servislerinin merhametsiz ellerine kalmıştı, Batı Avrupa da eşkıyanın sayısı ‘binse’, Doğu Avrupa da ‘birdi’.
O,kim düşman derse, o temizleniyordu.
ABD nin acilen yeni bir ‘siyasi kavrama’ ihtiyacı vardı. ‘Soğuk savaş’ ve ‘Demir perde’ ifadeleri imdatlarına yetişecekti.
Batı Avrupa da hala itişmeye hevesli arkadaşlara ‘adam gibi durun, yoksa Komünistler gelir evinize girer şapkasını asar, karınızı becerir haa!’ Demişlerdi.
Kısa bir süreliğine de olsa bu sloganlar tutmuştu…
Yunanistan iç savaştan vazgeçmişti..kimsenin kazanamayacağı bir savaş anlamsızdı.
İtalya ve Fransa hür seçim ortamlarının kıymetini anlamıştı.
Avrupa 45-50 yıllığına eski hesapları toprağa gömmeyi tercih edecekti.
Oysa Stalin’in aklında hiçbir zaman Batı Avrupa’nın medeni toplumlarına hükümranlık düşüncesi yoktu, nasıl olacaktı da bir Fransız’a veya İngiliz, Belçikalı veya Hollandalıya kendi akıl dışı diktatörlüğünü kabul ettirecekti. Ona doğu topraklarının kıt akıllı, mazlum, boynu eğik halkları yeterdi.
Kant’ın, Şekspir’in çocuklarına anlatamazdı yalnız kendisi için var olan idaresini..
Her karanlık gecenin sonunda gün ışır, ışıyacaktır, ama bir toplum kafasını kuma gömme konusunda ısrar ederse başına gelecek her belaya da müstahaktır.
İkinci Dünya savaşını bire bir yaşamayan bütün devlet, millet ve onların anlı-şanlı kurumları bu tarihi adam gibi hatim etmedikleri takdirde içi boş kalmaya mahkumdurlar.
Yorumlar