Birinci Dünya Savaşı sırasında askerlerin moralini düzeltecek bir şeylere ihtiyaç duyulmuştu. Ordulardan hangisi olduğu önemli değildir. X ordusu diyelim.
Bu ordu askerler arasında bir kompozisyon yarışması düzenlemeye karar verir. En fazla 500 kelimelik bir kompozisyon olacaktır. Bu kelime sayısını aşan kompozisyonların değerlendirmeye alınmayacağı duyurulur. Yarışmaya gösterilen büyük ilgi komutanları bile şaşırtmıştır.

Bir komisyon kurulur ve gönderilen kompozisyonlar değerlendirmeye alınır. İşi çok ciddiye alan komisyon her hikâyeyi kelimesi kelimesine okur, değerlendirir, sıralar. En sonunda şu hikâyeye birincilik ödülünü layık görür:

Bizim bir çavuşumuz vardır. Adı A. Beş asker ona bir oyun oynayalım dedik. Bir çukur kazıp üzerini ince bir tahtayla örttük. Çavuşumuz salınarak bize doğru gelirken, onun çukura düşüşünü saklandığımız yerden zevkle izledik. Buraya hikâyemiz kadar 33 kelimedir. Geriye kalan 468 kelimeyi çavuşumuz çukurun içindeyken bağırarak söylemiştir.

Niye susuyorsun, diye soruyor Sayın Deniz Baykal’a Başbakan Erdoğan. Önce susturmaya çalıştığı Baykal’ı şimdi konuşmaya davet etmesi, kendi askerlerinden bazılarının çavuşlarına oynadıkları oyunu andırıyor. Çukurun içindeki Başbakan ağzına geleni söylemek yerine, çukuru kazanların bunu niçin yaptıklarına kafa yormalıdır.

Sayın Baykal niçin konuşsun. Kim için konuşsun? Ortada konuşulacak çok şey var, ama zaten herkes bunları konuşuyor. Onlar konuştukça Başbakan susturmaya çalışıyor. Şimdi Facebook ve YouTube ‘u kapatacakmış. Nerede yaşıyoruz? Çin’de mi, yoksa İran’da mı? Hem sus hem konuş, nasıl olacak bu Erdoğan Bey?

Baykal’a sustuğu için teşekkür etmelisiniz. Şükredin ki centilmenlik yapıp susuyor. O konuşmaya başlarsa hem farklı konuşur, hem de etkisi çok farklı olur.