Türkiye’nin hukuk devletinden uzaklaştığı git gide merkeziyetçi bir devlete yöneldiği iddiaları şu günlerde basında dile getirilen konulardan biridir. “Hitler yasaları” olarak nitelendirilen, polise bir takım yeni yetkiler öngören yasaların ülkemizi Nazi dönemi Almanya’sına benzeteceği kaygı ve korkusunu duyanlar vardır. Bu kaygı ve korkunun ardında Türkiye’nin hukuk devleti olduğu düşüncesi yer almaktadır. Anayasası itibariyle Türkiye bir hukuk devletidir. Ancak anayasadaki tanıma uygun bir hukuk devleti olabilmesi bugünden yarına gerçekleşebilecek bir şey değildir. Doksan yıllık cumhuriyet sürecinde hukuk devletine doğru yol alan bir süreci takip etmektedir.Dışarıdan bakıldığında Türkiye hukuk devleti olma yolunda ilerleyen, ama kısmen faşizan niteliklerini koruyan bir ülke olarak görünmektedir. Bu özellikleri bakımından değerlendirildiğinde, bunların AKP döneminde ortaya çıkmış oldukları kabul edilemez. Daha önceki hükümetlerin uyguladığı politikaların da tam manasıyla hukuk devleti ile uyumlu oldukları söylenemez. En tanınmış örneklerden biri, dini görüşleri sebebiyle üniversiteye alınmayan gençlerdir. Halbuki Türkiye`nin anayasasında dini inançlara saygı ve özgürlük garanti edilmektedir. Dolayısıyla verdiği garantiyi uygulamayan bir ülkeyi hukuk devleti olarak nitelendirmek mümkün değildir.
Cumhurbaşkanlığı seçiminin ardından Başbakan olan Ahmet Davutoğlu’na basında “sadrazam” denilmesi, Türkiye’nin cumhuriyetten vazgeçtiği ve Osmanlı devletine doğru bir yönelme olduğu imajı yaratmak için kullanılan bir terimdir. Türkiye gerçekten cumhuriyetten vazgeçebilir mi? AKP gerçekten böyle bir adımı atabilecek güce ve cesarete sahip midir?
İlk bakışta AKP’nin böyle bir sürece girdiğine işaret eden belirtiler algılanabilir. Ancak bu belirtileri nasıl yorumladığımıza bağlıdır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Çankaya Köşkü’nün yerine “Ak Saray’ı” inşa ettirmesini Osmanlıya dönüş olarak değerlendirmek, bu durumu zihinlerde ‘kabul’ etme algısı yaratacağından, yanlıştır.
Erdoğan, ortaya koyduğu kesin tavırlı ve ‘değişken söyleme’ dayalı politikalarıyla bilinmektedir. Cumhuriyete bağlı olduğunu ettiği yeminle teyit edmiştir. Erdoğan’ın cumhuriyetten vazgeçmesi mümkün değildir. Çünkü cumhuriyet, aynı zamanda Erdoğan için bir koruyucu kalkandır. Eğer cumhuriyeti yok edecek olursa, tekrar Osmanlı devletine geri dönerse, hatta otoriter bir devlet kurarsa, bunun yaratacağı sonuçların kendisi açısından da çok tehlikeli olacağını göremeyecek durumda değildir. Önünde pek çok örnek vardır. Saddam Hüseyin, Gaddafi, Hüsnü Mübarek ve diğerleri. Dolayısıyla AKP’nin cumhuriyetten vazgeçmesi değil, aksine ona sarılması gerekecek bir sürece girmiş bulunmaktayız.
AKP bir taraftan kendi yaşam görüşlerini cumhuriyetin bünyesine adapte etmeye, diğer taraftan cumhuriyetin sağladığı imkânları kullanarak yıpranan siyasi gücünü yeniden kazanmaya çalışmaktadır. Özellikle bu süreçte cumhuriyete ihtiyacı artacaktır. Ortadoğu’nun kargaşa ortamında diktatörlüğün sökmediği giderek anlaşılmıştır. Irak ve Suriye bunun en iyi örnekleridir.
Türkiye’in kaosa girmemesi, AKP’nin herşeyden çok arzu ettiği şeydir. Çünkü kargaşaya bulaştığımız takdirde, AKP’nin de sonu gelecek ve bunu takip edecek süreçte bir hesaplaşma başlayacaktır. Bu, ne AKP’nin ne de halkımızın yararınadır. Dolayısıyla AKP hükümeti ve Cumhurbaşkanı, önümüzdeki aylarda cumhuriyeti güçlendirecek yeni adımlar atma zorunluluğunu hissedecektir. Bunu severek yapıp yapmayacakları önemli değildir.
Türkiye’nin şu anda üzerindeki iç ve dış baskısı hızla artmaktadır. İçeride muhalefet partileri, PKK, dışarıda AB ve ABD, Rusya ve İsrail’in kısmen görünür hale gelen baskıları karşısında AKP hükümeti büyük sıkını yaşayacaktır. Bunun sonucunda AKP hükümeti “Kürt açılımı” dediği süreçte geri adım atmak isteyecek, ama bunun yaratabileceği kaostan korkarak, bundan vazgeçecektir.
Buna karşın muhalefetin baskısı artacaktır. Bunun yanı sıra Almanya, İngiltere, Fransa ve diğer AB ülkeleri Türkiye üzerinde baskı kuracak ve ABD’nin isteklerinin gerçekleşmesi için büyük çaba harcayacaktır.
AKP hükümetinin bu baskılar karşısında direnci kırılacaktır ve zorunlu olarak muhalefetin yardımlarına ihtiyaç duyacaktır. Bu ihtiyacını yakında dile getireceğini düşünüyorum. Dolaylı olarak “diyalog” çağrısı yapıp, Kılıçdaroğlu’nun olmayan muhalefetin baskısından kurtulmaya ve Kürt açılımı dediği süreçte ilerlemeye çalışacaktır. Fakat bu sürecin başarılı olması mümkün değildir. Çünkü Kamuoyu yapılan araştırmalarda bu süreci, Türkiye’nin çıkarlarına aykırı bir süreç olarak görmektedir. Dolayısıyla buna toplumda karşı çıkacak güçleri de harekete geçirecektir. Bunun sonucunda polis ve asker daha çok devreye girecek, siyasi güçler geri plana düçecek, kurunun arasında yaşların da yanacağı tehlikeli bir dönem başlayacaktır.
Tabanda her değişik görüşün temsilcilerinin umut ışığı beklediği ve halkı inanç aşılamada beceriksizliği ile haklı bir unvana sahip, ana muhalefetin başındaki şahıs, sayın Deniz Baykal’ın siyasal birikimini ve onun ülkemiz için ne önemli bir siyasi şahsiyet olduğunu hala göz ardı etmeye devam edecek, yaşanan tüm bu gelişmeleri algılayamayacak ve bu dönemde ülkemizin kaosa sürüklenme tehlikesi yükselecektir. Düşmanlarını umutlandıracak olan bu süreci Türkiye’nin atlatması zaman alacaktır. Yeni bir “kayıp kuşak” ortaya çıkacaktır. Fakat bu sürecin sonunda Türkiye cumhuriyeti ayakta kalacak ve antidemokratik güçler zayıflayacaktır. Şu anda uzaklardaki umut ışığını algıladığımız zor bir döneme girmek üzereyiz.