Antalya yazı karşıladı. Sabah erken saatlerde sahil yürüyüşleri, öğleden sonra ağırlaşan trafik, akşam dolan restoranlar… Her yıl olduğu gibi şehir yeniden hareketlendi. Dünyanın dört bir yanından insanlar geliyor, oteller doluyor, ekonomik canlılık konuşuluyor.

Ama bütün bu hareketin içinde insan ister istemez şu soruyu soruyor: Bu şehirin sahibi kim?

Çünkü Antalya’yı sadece gelen turistle, açılan yeni işletmeler ya da sezon rakamlarıyla değerlendirmek eksik kalıyor. Bu şehirde yaşayan insanlar var. Sabah işe gitmek için trafikte bekleyenler, kirasını hesaplayanlar, çocuğunu parka götürmek isteyen aileler, sezon yoğunluğunda ayakta kalmaya çalışan esnaf var.

Antalya büyüyor. Fakat büyümek her zaman gelişmek anlamına gelmiyor. Bugün Antalya’da birçok kişi aynı duyguyu paylaşıyor; kendi şehrinde misafir gibi hissetmek. Bir tarafta hızla yükselen yaşam maliyetleri, diğer tarafta her yıl biraz daha yoğunlaşan şehir düzeni…

Yaz aylarında birkaç kilometrelik yolun yarım saat sürmesi artık kimseyi şaşırtmıyor. Eskiden sakinliğiyle övünülen mahalleler bugün kalabalığın yükünü taşıyor. Elbette gelişmeye karşı çıkmak mümkün değil. Antalya turizmle büyüyecek, yatırım alacak, dünya şehri olacak. Ama bunu yaparken bir şeyi unutmamak gerekiyor:

Bir kenti asıl değerli yapan, onu ziyaret edenler değil; orada yaşayanların o şehirle kurduğu bağdır. Belki bu yaz hepimiz biraz bunu düşünmeliyiz.

Antalya’ya gelenler güzel bir tatil hatırlasın. Antalyalılar ise güzel bir hayat yaşayabilsin.

Bir şehir sadece bina sayısıyla nüfusuyla ya da ziyaretçi rakamıyla ölçülmez.

Bir şehir; nefes alınabiliyorsa ulaşılabiliyorsa Asıl başarı ikisini aynı anda sürdürebilmekte.