Birinci turun cumhurbaşkanı adaylarından Sinan Oğan, seçmenini bırakıp gitti. Tarihin devasa çarkı onun için de birkaç gün döndü, spot ışıkları altında sahneye çıktı, bu anların tadını çıkardı, sonra da ‘Erdoğan’ dedi ve çekildi. Sinan Oğan’ı aday gösteren Ata İttifakı’nın birinci ismi Ümit Özdağ çıktı sahneye. Dediklerini küçük rötuşlar hariç, neredeyse harfiyen protokol haline getirdi. Sonra da, birlikte basın karşısına çıktıkları Kılıçdaroğlu’na destek vereceklerini açıkladı. Ülke gündeminin bir haftalık özeti böyle… Tabii hayat pahalılığı, derin yoksulluk, yine patlayan döviz fiyatları, derinleşen kriz bildiğiniz gibi… Fakat bunlar üzerinden değil, kimlikler üzerinden konuşan bir ülke, bir seçmen profiliyle karşı karşıyayız. Seçmen ekonomiyi konuşmak istemediği için değil, konuşması istenmediği için kimlik tartışmaları içinde debelenip duruyoruz. Soğan-ekmek fiyatı değil, vatan-millet-Sakarya konuşulsun isteniyor, medya bütün gücüyle abanıyor, devletin propaganda cihazları bangır bangır bağırıyor, iktidar her taşın altında düşman arayıp seçmene de kurabiye kutusunda teşhir ediyor vatan hainlerini. Fakat soğan pahalı…

Örgütlü yalancılık, organize kötülük

Kürde düşmanlık, Alevi’ye düşmanlık, göçmenlere düşmanlık, laiklere düşmanlık, bilim insanlarına düşmanlık, hukukçulara düşmanlık, çevrecilere düşmanlık soğanı ucuzlatmıyor. Tam aksine bu düşmanlıklar yüzünden derinleşiyor ekonomik kriz. İktidarın ürettiği bu düşmanlık dili, bu ötekileştiren siyaset, kin ve öfke kusan demeçler muhalifini de biçimlendiriyor. Fransız felsefeci Roland Barthes’in dediği gibi, “Faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir”. Bu söyleme mecburiyeti, bu sıradanlaşan faşizm nedeniyle muhalif de söze iktidarın ağzıyla başlıyor. Ortalık milliyetçi, şoven, gerici, emek düşmanı, hukuk katili, vicdansız, izansız, ayarsız balonlarla dolup taşıyor. Söz haline bile gelemeyen konuşmalar, demeçler, masallar balon halinde savruluyorlar havaya, ekranlara, kürsülere, meydanlara, internet alemine, şuraya, buraya… Konuşma balonları bunlar ve içleri aslında boş. Bu balonları insanlar havada kapıp şişire şişire evlerine, işyerlerine, kahvehanelere, konu komşuya taşıyor. Erdoğan, yani devletin şu anki en yetkili ismi, konumu gereği asla doğrudan ve gerçekten ayrılmaması gereken, bunun için yemin eden koltuk sahibi, “Montajdır, şudur, budur” diye savunuyor balonları. Seçmeni bu balonla kandırıyorlar ve yalanı savunuyor en yetkili ağız. Örgütlü yalancılık, kurumsal kötülük yani…

Matematiğe değil kimyaya bakalım

Bunların hepsi balon ve özellik son bir haftadır balonları konuşuyoruz. İktidarın ortaya saçtığı boş konuşma balonlarının içini benzeri bir dille, onun ürettiği argümanlarla, sağcı, şoven söylemlerle dolduran bir siyaset muhalif cepheyle yanaşık düzen durumunda. Oysa siyasette temel matematik işlemleri geçmez. Onun yüzde şu kadarını, bunun yüzde bu kadarını yan yana ekleyip yüzde bilmem ne sonucu çıkartamazsınız. Kimsenin oyu kimsenin cebinde değil. Ayrıca iş sadece matematikle bitmiyor. Sosyolojisi var, felsefesi var, kültürü var, ekonomisi var, geometrisi, astronomisi bile var. Tabii bir de kimyası var. Örneğin bünyeye enjekte edilen Ümit Özdağ aşısına Kürt seçmen nasıl tepki verecek? Sol-sosyalist seçmen ne diyecek? Kimse bu seçmene dönüp konuşmuyor. Örneğin bütün dünyada göçmen sorunları, mülteci gerçeği sol siyasetlerin gündemidir. Batılı sosyal demokrat partiler mültecilerden, sığınmacılardan oy alır. Dünyanın kimliksizleri, vatansızları, topraksızları sol siyasetle nefes alır, şemsiye edinir. Ülkemizde ise el birliğiyle bir mülteci düşmanlığı büyütülüyor. Bu insanların yurtlarına, topraklarına, ülkelerine dönmeleri esastır ve bunun için de uğraşılmalıdır. Fakat bu insani zemin üzerinden üretilen “zorla göndereceğim, atacağım” söylemleri faşizmin ayak sesleridir.

Değişim talebinin yarattığı cephe

Bunları konuşmama, tabana sormama konusunda zaman yetersizliği gerekçe olarak gösterilebilir; bu gerekçe haklı da görülebilir; fakat bunun kararını 28 Mayıs’ta seçmen verecek. Ortada bir sessizlik var. Umarım bu sessizlik sırtını dönüp gitmeye, 28 Mayıs günü eve kapanmaya dönüşmez. Her şeye rağmen dönüşmesin de zaten. ‘Değişim’ talebi en sağdan en sola kadar geniş bir kesime yayılmış durumda. Soldan bakınca sadece sağı, sağdan bakınca sadece solu görürsek, bir sonraki aşamanın, evrenin siyasetini yapamayız. Daha ileri, daha demokratik, daha adil, daha eşitlikçi bir ülke kurabilmemiz için mevcut iktidarın bitmesi gerekiyor. Bu iktidara kim karşıysa, kim mağdursa, kim değişmesini istiyorsa cepheyi de bu realite şekillendirir. Bakmamız gereken yer şimdilik budur. Sonrasını 28 Mayıs’tan sonra konuşuruz.