İnsanlar, belirli durumlar karşısında aynı aksiyonlara ve reaksiyonlara meyil gösterirler. Aynı davranış ve tutumlara yönelirler.
Yeryüzündeki düşünen, akıllı tek varlık olarak kabul edilen insanın, aynı davranış ve tutumlara kitle olarak yönelmesi, akıl kavramıyla pek bağdaşmamaktadır. Çünkü insan her gün kavga eden, anlaşmaktan çok anlaşmamayı yeğleyen bir varlık olarak dikkat çekmektedir. İnsanlık tarihi, savaşların tarihidir.

Nasıl oluyor da, milyonlarca insan savaşa, seçime, işe gidiyor? Çocuklar, oyun oynamak varken, okulda kafa patlatıyor? Bu çelişkinin ardında uyum kavramı yer almaktadır. İnsan, zannettiği kadar akıllı bir varlık değildir. Tam tersine: Genellikle duygularına yenik düşen bir varlıktır. Aklının ermediği durumlar karşısında, bunu kabul etmek yerine, aklı eriyormuş gibi yapmaktan hoşlanmaktadır. Bu davranışıyla kendisini kandırmaktan başka bir şey yapmadığını genellikle bilmemektedir. Çünkü aklı o kadarına ermemektedir.

Bilim, insanın yeryüzündeki tek düşünen varlık olmadığını arada kanıtladı. Sadece genetik yapısı yüzde 98 insanla aynı olan şempanzeler değil, aynı zamanda yunus balıkları, filler, hatta güvercinlerin bile düşünebildikleri gözlemlenmektedir. Demek ki düşünmek, akıllı olmak anlamına gelmiyor.

Seçimleri düşünelim(!): Hayatımızda belki hiçbir zaman karşılaşıp konuşmayacağız insanlar için sıcak yatağımızı terk edip sandığa oy atmaya gidiyoruz. Birbirine güvenmeyen komşular, eşler, arkadaşlar, ne dense tanımadıkları insanlara güveniyor ve hayatlarını onlara teslim eden “oylarını” kullanıyorlar. Gerçekten hangi akla hizmet ederek, insanlar böyle kitlesel davranış ve tutumlara yöneliyor ve aynı anda kendisini “birey” olarak nitelendiriyor?

Kaldı ki seçim dediğimiz şey, insanlık tarihinde yenidir. Tarihin büyük bölümünde insandan seçmesi ve seçilmesi beklenmedi ve talep edilmedi. Acaba tekrar eski günlere dönsek de rahatımıza mı baksak? Demokrasi denilen şu düzen, rahatımızı kaçırmaktan başka bir işe yaramıyor. Her gün birbirimizle dalaşmamıza neden oluyor. Eskiden böyle şeyler yoktu. Halk rahattı. Dalaşmalar sarayda oluyordu. Birbirlerini boğazlamalar, entrikalar sadece saraya mahsustu. Halk, kötü şeylerden muaf iken, Mustafa Kemal Atatürk, rahatımızı bozdu. Bize demokrasinin yolunu açarak, sorumsuz ve sorunsuz hayatın kapılarını kapadı.

İnsanın özelliklerinden biri de hiç yaşamadığı, daha önce hiç denemediği durumlar karşısında da biraz bocaladıktan sonra yeni duruma ayak uydurabilmesidir. Demokrasiye ayak uydurabildiği gibi diktatörlüğe de ayak uydurabilmektedir. Bu açıdan insan ve bukalemun arasındaki benzerlik ortadadır. Nede olsa aynı Yaradan’ın kullarıyız. Akrabalığımız bundan ileri geliyor.

İnsanın neden durumlara uyum sağlayabildiği iki sebebe dayanıyor: Ya isteyerek uyum sağlıyor ya da uyuma zorlanıyor. Birincisinde içselleştirdiği değerler, normlar ve roller vardır. İkincisinde cezalandırılma korkusu!

İster istesin, isterse istetilsin, ikisinde de insanın akıllı bir varlık olduğu iddiası çürük bir iddia olarak karşımıza çıkıyor. Bu hem seçen hem seçilen için geçerli olduğuna göre, akılsız kitleden akıllı seçilenlerin çıkmasını beklemek kadar akılsız bir davranış olamaz. Ama hepimiz akıllı birilerinin gelip bizi akıllı şekilde yönetmesini beklediğimize göre bir kere daha ne kadar akılsız bir varlık olduğumuz anlaşılıyor. Az da olsa düşünen, akıllılar çıkıyor. Bir filozof “hiçbir şey bilmediğimi biliyorum” diyerek, uyarmış, ama uyarıyı anlayacak akıl nerede?