Son zamanlarda nereye dönsek aynı soru karşımıza çıkıyor.

Bir toplantıda, bir kahve sohbetinde ya da sosyal medyada…
“Yapay zeka işimizi alacak mı?”

Bu sorunun bu kadar sık sorulması boşuna değil. Çünkü ilk kez bir teknoloji, yalnızca kol gücünü değil, aklı da hedef alıyor gibi görünüyor. Hesap yapıyor, yazı yazıyor, görsel üretiyor, hatta karar öneriyor. Hal böyle olunca insan ister istemez kendine şunu soruyor: Sıradaki ben miyim?

Ama biraz durup geriye çekildiğimizde tablo o kadar da karanlık değil.

Tarihe baktığımızda benzer korkuları defalarca yaşadık. Matbaa çıktığında katipler, sanayi devriminde ustalar, bilgisayar yaygınlaştığında muhasebeciler… Hiçbiri tamamen yok olmadı. Değiştiler. Uyarlananlar devam etti, direnenler geride kaldı.

Yapay zeka da aslında benzer bir yerde duruyor. O, işi ‘alan’ bir şeyden çok, işi yeniden tanımlayan bir araç. Aynı işi daha hızlı, daha ucuz ve daha hatasız yapabilen biriyle rekabet ediyorsanız, sorun yapay zeka değil; oyunun kurallarının değişmiş olması.

Bugün yapay zeka en çok tekrar eden işleri seviyor. Rutinleri, kalıpları, tahmin edilebilir olanı… Yani insanın zaten sıkıldığı, zaman kaybettiği işleri. Bu açıdan bakıldığında, bizi işsiz bırakmaktan çok, angaryadan kurtarma potansiyeli var.

Asıl soru şu olmalı:
Biz bu boşalan zamanı neye ayıracağız?

Yaratıcılığa mı? Stratejiye mi? İnsani ilişkilere mi? Yoksa “benim yerime düşünülüyor” rahatlığına mı?

Çünkü yapay zeka hesap yapabilir ama sezgisi yok. Veri analiz eder ama empati kuramaz. Metin yazar ama yaşanmışlık bilmez. Onu güçlü yapan şey, insanla birlikte çalıştığında ortaya çıkıyor.

Bu yüzden gelecekte kaybolacak olan meslekler değil, eski çalışma biçimleri olacak gibi görünüyor.

Belki de asıl tehlike yapay zeka değil, onu hiç öğrenmemek.

Kapı çalındı. Açmayanlar için korku, açanlar içinse yeni bir dönem var.

Hangisini seçeceğimiz ise halen bize bağlı.