Altın Portakal heykelleri bu hafta şehrin dört bir yanında karşımıza çıktı. Festival, kentin gündelik akışına karıştı. Uzun zamandır gördüğüm en görkemli kortejdi; salonların önünde filmler için bekleyen sanatseverlerin oluşturduğu kuyruklar, sinemanın Antalya'da nasıl karşılık bulduğunu gösterdi. Kortejde yan yana yürümek, filmden sonra yönetmene soru sormak… Bu karşılaşmalar, sinemanın kentteki ortak yaşantıya nasıl karıştığını gösterdi. Altın Portakal, Antalyalıları aynı hikâyelerin çevresinde buluşturdu ve birbirlerinin düşüncelerini duyabilecekleri bir alan açtı.
Açılış töreninin ücretsiz ve halka açık olması, festivalin ilk akşamdan Antalyalılarla buluşmasını sağladı. Sinemanın bu büyük buluşması, salonların kapısından içeri girenlerle sınırlı kalmadı; kentliler de festivalin başlangıcına ortak oldu.
Bu yıl uluslararası yarışmada 13, ulusal yarışmada 12 film yer aldı. Farklı ülkelerden yönetmenlerin hikâyeleri, Antalya seyircisini başka hayatlarla ve başka sinema dilleriyle buluşturdu. Ulusal belgesel yarışması ve özel gösterimler de gündelik hayatın tanıklıklarına, toplumsal hafızaya ve kayda geçmesi gereken hikâyelere alan açtı. Festivalin programında kısa ve uzun metrajlı belgesellere ayrı bölümler ayrılmıştı.
Sinema Okulları Öğrenci Filmleri Yarışması ise gençlerin kendi filmleriyle seyirci karşısına çıkmasına imkân verdi. Finale kalan 12 film, sinemaya yeni adım atan öğrencilerin anlatılarını profesyonellerle ve izleyicilerle buluşturdu. Bir festivalin geleceği, gençlerin kendi hikâyelerini yarışmaya taşıyıp filmlerini seyirciyle buluşturabildiği yerde kuruluyordu.
Film seansları için oluşan kuyruklarda bekleyen insanlar, daha sonra aynı salonda aynı hikâyeye baktı. Yan yana oturanlar, salondan kendi hayatlarının açtığı farklı sorularla çıktı. Ben bir filmi izledikten sonra hemen başka bir filme girmek istedim. Her hikâyenin ardından konuşacak, düşünecek bir şey kaldı.
Film sonrası söyleşiler bu merakı büyüttü. Perdede izlediğimiz oyuncularla o hikâyeleri kuran yönetmenlerle göz göze gelip konuşabildik. Söyleşilerde sorulan zekice sorular, filmde fark edilmeyen ayrıntıları açtı; yönetmenlerin yanıtları izlediğimiz sahnelere yeniden bakmamızı sağladı. Programda film ekipleriyle seyircileri buluşturan söyleşi ve etkinliklere de yer verilmişti.
Her seyirci kendi hayatından getirdiği deneyimle filmde başka bir ayrıntıyı yakaladı. Söyleşilerde bu okumalar yan yana geldi. Bir kişinin sorusu, salondaki başka birinin aklında kalan şeyi de dile getirebildi. Film, ortak bir konuşmanın konusu hâline geldi. Sinemanın kültürel gücü, salonda başlayıp seyircinin yorumuyla devam etti.
Perdede gördüğümüz karakterlerin kararlarını izlerken, önlerinde hangi imkânların bulunduğunu da düşündüm. Geçim kaygısı, bakım sorumluluğu, toplumsal cinsiyet beklentileri ve sınıfsal konum, insanların hayatında hangi yolların açık olduğunu belirliyordu. Bir karakterin hikâyesi, yaşadığı toplumun ona sunduğu seçenekleri de anlatıyordu.
Altın Portakal'ın büyüsü, bütün şehri sinemanın içine alabilmesinde saklı sanırım. Bir hafta boyunca perdedeki hayatlar salonda sorulara, söyleşilerde yorumlara, oradan da şehrin gündelik hayatında sohbetlere dönüştü; herkes o hikâyelerde kendi hayatından bir iz buldu. Antalya, bu hafta sinemayı kendi hayatının içinde yaşarken, birbirine anlatacak hikâyeler biriktirdi. Antalya bu hafta, sinemanın ortak hatırasını hep birlikte kurdu.