Bir insanın geçim sıkıntısı yaşadığını anlamak için banka hesabına bakmak yeterli midir? Yoksa artık gitmediği yerleri, görüşmediği insanları, ertelediği ihtiyaçlarını ve kurmaktan vazgeçtiği hayalleri de hesaba katmak gerekir mi?
Ekonomik koşulları konuşurken sayılara başvuruyoruz. Gelirler, giderler, fiyatlar, zamlar, borçlar… Bir hanenin yaşamını sürdürebilmesi için ne kadar paraya ihtiyaç duyduğunu hesaplamaya çalışıyoruz. Oysa hayat, yalnızca sürdürülebilmesi gereken biyolojik bir varoluştan ibaret değil. İnsan, başkalarıyla kurduğu ilişkilerle, içinde bulunduğu toplumsal hayatla, geleceğe ilişkin beklentileriyle de yaşıyor.
Bir insanın ne kadar kazandığını bilmek, nasıl yaşadığını anlamamıza yetmiyor. Örneğin, uzun zamandır arkadaşlarıyla buluşmayan birini düşünelim. Önceleri ayda birkaç kez dışarıda otururken artık davetlere katılmıyor. Bir süre sonra arkadaşları da onu çağırmamaya başlıyor. Dışarıdan bakıldığında değişen yalnızca sosyal bir alışkanlık gibi görünebilir. Oysa bu küçük değişimin arkasında, giderek daralan bir hayat vardır.
Bir kahve içmenin maliyeti, o kahvenin fiyatından ibaret değildir. Oraya ulaşmak, günün diğer ihtiyaçlarından kısmak, ertesi günün hesabını yapmak da o buluşmanın görünmeyen maliyetleridir. İnsan zamanla bu hesapları yapmaktan yorulur. Gitmemek, açıklama yapmaktan daha kolay gelir. Böylece ekonomik bir yoksunluk, fark edilmeden toplumsal bir uzaklaşmaya dönüşür.
Sosyolog Pierre Bourdieu, insanların toplumsal konumlarını ekonomik kaynaklarının yanı sıra sahip oldukları sosyal ve kültürel sermaye üzerinden de ele alır. Bu yaklaşım, geçim sıkıntısının toplumsal ilişkiler ve kültürel yaşama katılım üzerindeki etkilerini anlamamıza yardımcı olur. Ekonomik imkânlar daraldıkça insanın ilişkilerini sürdürme ve kültürel hayata katılma olanakları da sınırlanır.
Bir tiyatro biletinden vazgeçmek, yalnızca bir akşamlık etkinliği kaçırmak değildir. Bir çocuğun hiç gitmediği müze, katılamadığı gezi ya da deneyimleyemediği sanat etkinliği, onun dünyayla kurabileceği ilişkinin de sınırlarını belirleyebilir.
Herkesin ilgi alanları, tercihleri ve yaşam biçimleri farklıdır. Ancak ekonomik koşulların ağırlaşması, insanların tercih edebilecekleri seçenekleri giderek daraltır. Bir şeyi kendi isteğiyle hayatından çıkarmakla koşullar nedeniyle ondan vazgeçmek zorunda kalmak arasında büyük bir fark vardır.
Yoksulluğun en az konuşulan boyutlarından biri de insanın gelecekle kurduğu ilişkinin değişmesidir. Bir ev almak, başka bir şehir görmek, yeni bir meslek öğrenmek, çocuk sahibi olmak ya da mevcut yaşamını değiştirmek… Bütün bunlar, maddi imkânların yanı sıra geleceğin bugünden farklı olabileceğine dair bir beklentiyi de gerektirir.
Ekonomik belirsizlik uzadığında insan, geleceği planlamak yerine bugünü yönetmeye odaklanabilir. Önce uzun vadeli hedefler ertelenir. Ardından daha yakın tarihler için yapılan planlar küçülür. Zamanla insan, gerçekleşmeyeceğini düşündüğü ihtimalleri zihninden çıkarmaya başlayabilir. Bu durum, bireysel bir karamsarlık meselesi olarak görülemez. İnsanların gelecek tasavvurları, içinde yaşadıkları toplumsal ve ekonomik koşullardan bağımsız değildir.
Bir toplumda geniş kesimler yalnızca önlerindeki ayı nasıl geçireceklerini düşünmek zorunda kalıyorsa orada ekonomik sorunların ötesine geçen bir zaman meselesi de vardır. Gelecek, herkesin eşit biçimde planlayabildiği bir alan olmaktan uzaklaşır. Kimileri yıllar sonrasına ilişkin kararlar alabilirken kimileri gelecek haftanın ihtiyaçlarını karşılayıp karşılayamayacağını bilemez.
Aynı takvimde yaşamak, aynı gelecek imkânlarına sahip olmak anlamına gelmez. Bu eşitsizlik, gündelik hayatın en sıradan görünen kararlarında da kendini gösterir. Bir anne çocuğunun okul gezisine katılması için gereken parayı başka bir ihtiyaçtan kısmak zorunda kalabilir. Bir yaşlı, ulaşım masrafını karşılayamadığı için yakınlarını ziyaret etmeyi erteleyebilir. Bir genç, ailesine ekonomik yük getirmemek için eğitimine ilişkin bir fırsattan vazgeçebilir. Bu kararların her biri bireysel görünür. Oysa benzer koşullarda yaşayan çok sayıda insanın aynı türden vazgeçişlerde bulunması, karşımızda toplumsal bir mesele olduğunu gösterir.
Üstelik bütün bu vazgeçişler eşit biçimde görünür değildir. Bir insanın satın alamadığı ürünün fiyatını biliyoruz. Ancak katılamadığı bir buluşmanın, ertelediği bir eğitimin, gidemediği bir yolculuğun ya da yıllardır ziyaret edemediği bir yakınının onun hayatında bıraktığı boşluğu herhangi bir hesap cetveline yazamıyoruz. Bu nedenle yoksulluğu yalnızca temel ihtiyaçların karşılanıp karşılanmadığı üzerinden değerlendirmek, insanın toplumsal varoluşunu eksik anlamak demektir.
Bir insanın karnını doyurabilmesi yaşamsal önemdedir. Bununla birlikte insan, başkalarıyla kurduğu ilişkiler, kamusal alanlarda geçirdiği zaman, katıldığı kültürel etkinlikler ve geleceğe ilişkin kararlarıyla da hayatını şekillendirir. Sosyal politikaların temel ihtiyaçların karşılanmasının yanı sıra insanların toplumsal hayata katılımını ve kendilerini geliştirme olanaklarını da gözetmesi bu yüzden önemlidir.
Bir çocuğun beslenme ihtiyacını karşılamak ve yaşıtlarıyla benzer gelişim olanaklarına erişmesini sağlamak, birbirini tamamlayan sorumluluklardır. Aynı şekilde bir yaşlının temel ihtiyaçlarını karşılamak kadar, yalnızlık ve toplumsal dışlanma deneyimlerini gözetmek de önemlidir.
İnsanın ihtiyaçlarını anlamak için yaşadığı hayatın bütününe bakmak gerekir. Çünkü ekonomik koşullar ağırlaştığında insanlar yalnızca harcamalarını azaltmaz. Bazen ilişkilerini, beklentilerini, alışkanlıklarını ve geleceklerini de yeniden düzenlemek zorunda kalır.
Bir hayatın maliyetini hesaplamak istiyorsak insanların ne kadar parayla geçindiğinin yanında, o parayla nasıl bir hayat yaşayabildiklerini de sormamız gerekiyor. Çünkü bir insanın hayatından eksilen her şeyin fiyatı yoktur. Ama her eksilmenin bir bedeli vardır.