Bir insanın yoksul olduğunu öğrendiğimiz anda, hayatının bütün tercihlerini denetleme hakkını da kendimizde bulabiliyoruz. Üstelik aynı soruları ekonomik güvencesi olan insanlara sormak aklımıza gelmiyor. Yoksulluk, insanın gelirini azaltırken başkalarının onun hayatı üzerindeki söz hakkını artırıyor. Bence üzerinde düşünmemiz gereken eşitsizliklerden biri de bu.
Neden daha ucuz bir evde oturmuyor? Neden başka bir iş bulmuyor? Neden çocuk sahibi oldu? Yoksulluk söz konusu olduğunda bu soruları sormakta hiç zorlanmıyoruz.
Bu sorular, yardımın kime ulaştırılacağının yanında kimin yardımı hak ettiğine dair de bir ölçü kuruyor. Yoksulluk, kişinin gelirinden çıkıp ebeveynliğinin, tüketiminin, çalışma hayatının sorgulandığı bir alana taşınıyor. Başvuranın ihtiyacı değerlendirilirken yaşam tercihleri de sanki dosyanın bir parçasıymış gibi konuşulabiliyor.
Ekonomik güvencesi olanların tercihlerini kişisel özgürlük sayarken, yoksul insanların tercihlerinden gerekçe istiyoruz. Bir insanın yoksul olduğunu öğrendiğimiz anda, hayatındaki kararları sorgulama hakkını da kendimizde bulabiliyoruz. Yoksulluk, insanın gelirini azaltırken başkalarının onun hayatı üzerindeki söz hakkını artırıyor.
Georg Simmel'in yoksulluk çözümlemesi, yoksulluğu yalnızca gelir düzeyiyle açıklamaz; yardım alanla yardım sunan arasındaki toplumsal ilişkiye de bakar. Bu ilişki, kişiyi ihtiyacı üzerinden tanımlarken ondan nasıl bir karşılık beklendiğini de belirleyebilir. Bugün bu beklenti, başvurana yöneltilen "Neden?" sorularında kendini gösteriyor. İhtiyacını anlatması beklenen kişi, hayat tercihlerinin de hesabını vermeye çağrılıyor.
Sosyal yardım başvurularında gelire, kiraya, hane giderlerine ve ihtiyaçlara bakılıyor. Bu ölçütler, desteğin hakkaniyetli biçimde ulaştırılması için gerekli. Ancak bir dosya, insanın geçinebilmek için nelerden vazgeçtiğini bütünüyle gösteremiyor. Kira tutarı kayda geçiyor; o kirayı ödeyebilmek için ertelenen tedavi, çocuğa alınamayan kıyafet ya da iptal edilen bir ziyaret aynı açıklıkla görünmüyor. Kriterler ihtiyacı kayda geçiriyor, vazgeçişleri değil. Ölçütlerin hakkaniyetini korurken kaydın dışında kalan yükü de görebilmek gerekiyor.
"Sonra alırız" denilen şeyler, bütçe rahatlayınca kendiliğinden alınmıyor. Çocuğun istediği tatlı, mevsimi geçen kıyafet, ertelenen tedavi… Her biri bir süre daha bekliyor. İnsan hayatını sürdürmek için parasıyla beraber zamanını ve isteklerini de hesaplamak zorunda kalıyor.
Üstelik hanenin hesabı yalnızca gelir ve gider kalemlerinden oluşmuyor. Çocuğun bakımı, yaşlı bir yakının ihtiyaçları, hastane randevuları, ev işleri… Bütçede karşılığı görünmeyen bu işler, birilerinin zamanı ve emeğiyle yürütülüyor. Para yetmediğinde açık kapanmıyor; hane daha fazla zaman harcıyor, bakım yükü artıyor, dinlenmeye ve kendi ihtiyaçlarına ayrılacak vakit azalıyor. Bu yükün ev içinde kimin omzuna düştüğü de yoksulluğun nasıl yaşandığını belirliyor.
Yardımı ulaştırmak, bugün ihtiyaç duyan insanı bekletmemek gerekiyor. Bir yandan da aynı hanenin neden yeniden başvurduğunu, hangi ihtiyacın hangi koşullarda sürdüğünü anlamak gerekiyor. Çünkü bir toplumun ne kadar yardım sunduğu kadar, neden bu kadar çok insanın yardıma ihtiyaç duyduğu da konuşulmalı.
Yoksullukla mücadelede kaç kişiye ulaşıldığını elbette sayalım. Verilen desteğin hangi ihtiyacı karşıladığını, insanların neleri ertelemek zorunda kaldığını da soralım. Kriter tablosunda yeri olmayan vazgeçişler, insanın hayatında yer kaplamaya devam ediyor.