Bir kentte yaşamakla o kente katılabilmek aynı şey değil.
İnsan bazen yıllardır oturduğu şehrin bir ucuna hiç gitmemiş oluyor. Bir konserin afişini görüyor, bir serginin açıldığını duyuyor, başka bir ilçede baharın nasıl geçtiğini merak ediyor. Sonra gündelik hayat araya giriyor; iş, ev, bakım, geçim...
Görmek istediği yerler hep bir ara gidilecek yerler olarak kalıyor.
Kentle kurduğumuz bağ, evimizin adresinden ibaret değil. Bir meydanda oyalanmak, daha önce geçmediğimiz bir sokaktan yürümek, bir etkinlikte yan yana oturmak da o bağı kuruyor. Başkalarının gündelik hayatına uzaktan bakarken kendi alışkanlıklarımızı fark ediyoruz. Yaşadığımız yer, tanıdıklarımızın ve bildiğimiz yolların ötesine geçiyor.
Aynı kentte yaşayan insanların önünde aynı kent uzanmıyor. Birinin “Hadi gidelim” diyerek yaptığı şey, bir başkası için yol parasını, dönüş saatini, ertesi günün masrafını hesaplamayı gerektiriyor. Üstelik bir yere gitmek çoğu zaman tek kişinin kararı da olmuyor. Çocuğun kiminle kalacağı, yaşlı bir yakının bakımını kimin üstleneceği, işten kaçta çıkılacağı da o hesabın içinde…
Kent yoksulluğu biraz da burada görülüyor. Bir kafenin önünden geçip oturamamakta, çocuğun istediği yere “Başka zaman” demekte, denizi olan bir şehirde denize gitmeyi aylarca ertelemekte... İnsan bir süre sonra her isteğini harcamaya çevirerek düşünmeye başlıyor. Gitmeden önce yolunu, oturmadan önce hesabını, söz vermeden önce ay sonunu düşünüyor. İstediği şeyi yapmadan önce ona değip değmeyeceğini hesaplıyor. Böyle yaşayınca insanın gidebileceği yerlerin sayısı azalıyor, merak ettiği yerler ise yerinde duruyor. Bu hesap uzadıkça insanın şehirle arasındaki mesafe de uzuyor.
Pierre Bourdieu, insanların fiziksel olarak yakın olsalar bile toplumsal olarak birbirinden uzak düşebildiğini anlatır. Haritada yan yana görünen iki mahalle arasında bazen birkaç duraktan fazlası vardır. Birinde büyüyen çocuk şehrin bazı yerlerini kendiliğinden tanır, diğerinde büyüyen çocuk aynı yerleri ancak birinin götürmesiyle görür. Zamanla herkes bildiği yollarda dolaşır. Kentin bir bölümü bazıları için gündelik hayat, bazıları için hâlâ gidilecek bir yer olarak kalır.
Henri Lefebvre’in “kent hakkı” düşüncesi de burada akla geliyor. Kent, içinde oturduğumuz binaların ve gidip geldiğimiz yolların toplamından daha fazlası… İnsanların karşılaştığı, vakit geçirdiği, birlikte bir şey yaptığı yer. Bir meydanı kullanmak, bir etkinliğe katılmak, alışılmış güzergâhın dışına çıkmak; bunlar hayatın dışında kalan küçük keyifler değil. İnsanın yaşadığı yerle ilişki kurma biçimleri…
Bir kenti paylaşmak, daha önce yolu kesişmemiş insanların aynı yerde bulunabilmesiyle başlıyor. “Burası benim şehrim” diyebilmek için orada bir adresimizin olması yetmiyor, o şehrin hayatında kendimize de bir yer bulmamız gerekiyor.
Antalya’da deniz, bazı evlere birkaç durak uzaklıkta. Yine de insanın oraya gitmesi aylarca ertelenebiliyor. Haritada kısa görünen bir yolun hayatın içinde neden bu kadar uzadığını sormadan, bu kentte herkesin denize yakın yaşadığını söyleyebilir miyiz? Aynı kıyıya bakıp ona aynı kolaylıkla ulaşamıyorsak, kent dediğimiz şey hepimiz için aynı kent değildir.
Şehrin haritasında herkes denize yakın görünebilir. Hayatın haritasında öyle değil.