Ömür denilen şey, anne karnından kopuşumuzdan itibaren iyi ya da kötü sayısız sürpriz çıkarır karşımıza.
Hayat, bize bu sürprizleri sunarken de beklentimiz neydi ve ne oldu hiç umursamaz. Durum böyle olunca, elbette beklentimiz dışında gelişen olayları kabullenişimizin de pek kolay olduğu söylenemez. Güzel duyguları fark edip kabullenmek ne kadar kolaysa kötü duygularla baş başa kalabilmek bir o kadar zordur.
Bize, olumsuz duygularımızı nasıl ortadan kaldıracağımız anlatılır hep. Nasıl daha pozitif kalırız, nasıl daha enerjik oluruz...
Ama, güzel hisler ne kadar bizim parçamızsa kötü hislerde aslında bizden, iç dünyamızdan bir parça.
Bastırılan her duygu, hayatımızı ele geçirir. Bazen tek gerekli olan, ne hissediyorsak, anda, o duyguda kalabilmektir aslında. Hayattan alınacak tatmin, kabullenişle başlar. Her kabulleniş, bir farkında oluştur esasında. Bahsettiğim kabulleniş kesinlikle kötü duygulara teslimiyet ve içinde boğulmak değil. Sorunu özümseyebilmek ve bunun bir çıkış yolunun olduğunu bilmek.
Farkında olmadığımız ya da farkına varmaktan kaçtığımız her kötü his, insanın benliğinden kopuşudur.
Bütünüyle, bir sahnedir aslında yaşam. Ama, bu sahnede rol yapılmaz, çünkü hayat rolü kaldırmaz. Bastırılan kötü duygular, bizi kocaman bir role hapseder. İnsan, rolünden sıyrılabildiği an kendisiyle yüzleşir.
Yüzleşilmekten kaçınılan, kabullenilemeyen kötü hisler, bitmiş sayılmaz.
Yaşanmalı ki bitmeli. Yaşanmamış hiçbir kötü duygu bitmeyecek, aksine peşimizden gelmeye son sürat devam edecektir. Biz kaçtıkça büyüyecek, büyüdükçe derin izler bırakacaktır. Halbuki, bize verilen en büyük şans, kendimizi tanımamız için verilmiş bir yaşam değil midir?
Vücudumuz bakterilerin sinyallerini bize nasıl verir? Hasta olduğumuzu hissederiz ve vücudumuza bakteri girdiğini biliriz.
Olumsuz duyguların da bize verdiği sinyaller, tıpkı bakteriler gibi. Nelerin bize iyi gelmediğini hatırlatır. İnsan böyle tanır ve bulur kendisini.
İnsan kendisiyle tanıştığı noktada, merhabalaşır yaşamla.